Kabir Azabı ve Sıkması Var mı?

Musa Kâzım GÜLÇÜR

19 Şubat/2019

Giriş

Ehl-i sünnetin çoğunluğunca kabir azabı konusunda bir ihtilaf bulunmamakla birlikte, gerek günümüzde gerekse de geçmiş dönemlerde, bazılarınca tam olarak anlaşılamamış bir konudur. Bu kimselere göre kabir azabı, Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir şekilde yer almadığı gibi, bu konu ile ilgili hadîs-i şerîflerin hepsi hâşâ dine sonradan girmiştir. Bu şekilde inkârcı tutum takınanları Allâh’a havale ederiz. Ancak bize burada düşen, konunun âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde ne şekilde yer aldığını anlamaya çalışmaktır.

Önce bu konudaki âyet-i kerîmeleri Mushaf tertibine göre sıralamaya çalışacak, bu âyet-i kerîmelerle ile ilgili hâdîs-i şerîflere ve müfessirîn-i kirâmın açıklamalarına yer vereceğiz. Daha sonra da kütübü sahihada kabir azabı ile ilgili olarak yer alan Efendimiz (sas)’in hadîs-i şerîflerini müstakil olarak nakledeceğiz.

Kabir Azabı ile İlgili Âyet-i Kerîmeler

وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلاَئِكَةُ بَاسِطُو أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنْفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنْتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ

Ölümün şiddetleri içinde kıvranırken, ölüm meleklerinin de yakalarına yapışıp kendilerine: ‘Haydi, derhal ruhlarınızı çıkarıp teslim edin! Bugün zillet azabıyla cezalanacaksınız; çünkü Allah hakkında gerçek dışı şeyler söylüyordunuz ve çünkü kibirlenerek O’nun âyetlerinden yüz çeviriyordunuz!’ diye haykırdıkları sırada sen o zalimlerin halini bir görsen!” (En’âm, 6/93)

Özellikle İbn Kayyim el-Cevziyye bu âyet-i kerîmenin yorumu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Zalimlere bu, ölüm anlarında söylenmiştir. Melekler de, zalimlerin ölümleri ile birlikte korkunç bir kabir azabı göreceklerini doğru olarak bildirmişlerdir. Dünya hayatının bitimine kadar yani kıyamete kadar azapları geciktirilmiş olsaydı, onlara: “Bugün cezalandı­rılacaksınız” denmezdi.[1]

وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لاَ تَعْلَمُهُمْ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَى عَذَابٍ عَظِيمٍ

Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine ahalisinden öyle münafıklar vardır ki onlar nifak işinde mahir olmuşlardır. Pek sinsi hareket ettikleri için sen onları bilemezsin, ama Biz pekiyi biliriz. Biz onları iki defa azaba çarptıracağız. Sonra da müthiş bir azaba itileceklerdir.” (Tevbe, 9/101)

Cenâb-ı Hakk’ın; “Biz onları iki defa azaba çarptıracağız” ayetinde kast edilen iki cezadan birincisinin dünyevî azap, ikincisinin de “kabir azabı ve sıkması” olduğu ashaptan Abdullah b. Abbas, tabiinden ise Ebu Malik, İbni Cüreyc, Süddî, Mücahid, Katâde, Hasan el-Basrî, İbnu Zeyd, Ferra ve Muhammed b. İshak gibi büyük âlimlerimiz tarafından ifade edilmiştir.

Razi âyet-i kerîme hakkında şunları ifade etmektedir:

“Hayat, üç türlüdür: Dünya hayatı, kabir hayatı ve Kıyamet hayatı. Binaenaleyh Cenâb-ı Allah’ın bu ifadesinden murat, her türlüsü ile dünya azabı ve kabir azabıdır. Ayetteki, “Sonra da onlar daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir” ifadesi ile de onların üçüncü hayatta, yani Kıyamet hayatında görecekleri azap kastedilmiştir.”[2]

Taberi, ayetin sonunda zikredilen “büyük azap”tan maksadın, Ce­hennem azabı olduğu hakkında müfessirlerin ittifak halinde olduğunu belirterek şunları söylemektedir:

“Allah Teâlâ, ayetin sonunda, münafıkları büyük bir azaba uğratacağını beyan ettiğinden, bundan önce zikredilen iki azabın dün­yada görüleceği ortaya çıkmaktadır. Dünyada görülecek bu azaplardan birisinin kabir azabı olması büyük bir ihtimaldir.”[3]

قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلاَلَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمَنُ مَدًّا حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ إِمَّا الْعَذَابَ وَإِمَّا السَّاعَةَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضْعَفُ جُنْدًا

De ki: Dini inkâr edenlere Rahman biraz mühlet versin, bundan ne çıkar? Ama işin sonunda, onlar kendilerine vaat olunan ya azabı veya kıyameti görünce işte o zaman öğrenecekler, kimmiş mevkii daha düşük ve kimmiş askerce ve maiyetçe daha zayıf!” (Meryem, 19/75)

Ayetteki “ya azabı” ifadesi, kıyametten önce olacak bir azabın kastedildiğine delâlet eder. Çünkü ayetteki “ya kıyameti” ifadesi ile kıyamet günü kastedilmiştir. Kıyamet gününden önce olacak o azap ile kabir azabı kastedilmiş olabilir.[4]

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى

Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse, muhakkak ki ona dar bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.” (Tâhâ, 20/124)

Ebû Sâ’id el-Hudrî’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resülullah (sas) şöyle buyurmaktadır:

Kâfire, kabrinde iken doksan dokuz tinnîn saldırtılır ve bu yılanlar kıyamet gününe kadar onu ısırır ve sokarlar. Eğer onlardan birisi yeryüzüne tıslayacak olsa, orada hiç bir yeşillik kalmazdı.[5]

Yine Ebu Hüreyre’den yapılan benzer bir rivayette ise Peygamberimiz (sas), “muhakkak ki ona sıkıntılı bir hayat vardır” ayetinin kabir azabı hakkında indiğini haber vererek şöyle buyurmaktadır:

Allah’a yemin olsun ki, ona doksan dokuz tinnîn gönderilir. Tinnîn nedir bilir misiniz? Her birinin dokuz başı olan doksan dokuz yılan. Bu tinnindeki yılanbaşları, Kıyamet gününe kadar onun bedenine tıslar, sokar ve ısırırlar.”[6]

قَالُوا رَبَّنَا أَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ

Ya Rabbenâ!” derler, “Sen bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi, telafi etme için buradan çıkmaya bir yol yok mudur?” (Mü’min, 40/11)

Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin” ayetini ekseri âlimler kabir azabına delil olarak göstermişlerdir. Onlar bu hususta Süddî’nin, ayeti tefsir ediş şeklini esas almışlardır. Zira kâfirler bu dünyada öldürülecek, daha sonra kabirlerde sorgu için diril­tilecekler, daha sonra tekrar öldürülecek ve ahirette tekrar diriltileceklerdir. Şayet ahirette mükâfat ve azap, cesetsiz ruha olsaydı yani ahirette cesetler değil de sadece ruhlar di­riltilecek olsaydı “diriltme” ve “öldürme”nin bir anlamı olmazdı. Aynı şekilde bu ayet, kabirde de hayat bulunduğuna delâlet etmektedir.[7]

النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ

Onlar sabah akşam ateşin karşısına getirilirler. Kıyamet koptuğunda da: “Haydi, Firavun hanedanını en şiddetli azaba sokun!” denilir.” (Mü’min, 40/46)

Resülullah (sas) şöyle buyurdular:

Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah cennet veya cehennemdeki yeri arz edilir. Cennet ehlinden ise, yeri cennet ehlinin, ateş ehlinden ise yeri ateş ehlinin yeridir. Kendisine: ‘Allah seni kıyamet günü diriltinceye kadar, senin yerin işte budur!’ denilir.[8]

وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ

Muhakkak ki o zalimlere bundan başka azap da vardır; fakat onların çoğu bunu bilmezler.” (Tûr, 52/47)

Âyet-i kerimede, zulmedenlere, ahiretteki azaptan başka bir azabın veri­leceği zikredilmiştir. Bera b. Âzib’e, Abdullah b. Abbas’a ve Katade’ye göre bu başka azaptan maksat, kabir azabıdır.[9] Kurtubi, Hz. Ali (r.a)’in de bu görüşte olduğunu nakletmektedir.[10]

مِمَّا خَطِيئَاتِهِمْ أُغْرِقُوا فَأُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللهِ أَنْصَارًا

Hâsılı, birçok suçları sebebiyle suda boğuldular ve ateşe tıkıldılar! Allah’a karşı, kendilerine yardım edecek bir tek yardımcı bile bulamadılar.” (Nuh, 71/25)

Âlimlerimiz,   kabir azabının mevcudiyeti konusunda, Cenâb-ı Hakk’ın, “boğuldular, ardından da bir ateşe atıldılar” beyanını şu iki şekilde anlamışlardır:

a) “Feüdhilû” ifadesinin başındaki “fa” edatı, ateşe girdirilme işinin, boğulmanın hemen peşinden geldiğine, dolayısı ile kabir azabına delâlet etmektedir. Ayetin bu ifadesini, ahiret azabı manasına almak mümkün değildir. Aksi halde, “” edatının delaleti yok olmuş olur.

b) Allah Teâlâ, “cehennem ateşine girdirilme” durumunu geçmişi ifade eden mazi sigası ile beyan buyurmuştur. Bu da işin, bilfiil gerçekleşmiş olması yani inkârcının kabirde azap çekmesi halinde belagatli bir ifadedir.[11]

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُحَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَكَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

Dünyalıklarla böbürlenmek, oyaladı sizleri. Hatta kabirleri ziyaret ettiniz! Hayır, (geçici dünya zevklerine bağlanmak doğru değil, sakının bundan) Hayır, ileride bileceksiniz, Evet, evet! İleride bileceksiniz. Sakının bundan! Eğer kesin bir tarzda (ilme’l-yakin) bilseydiniz böyle yapmazdınız. Siz cehennemi göreceksiniz. Evet, evet onu mutlaka gözlerinizle göreceksiniz. Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/1–8)

Hz. Ali (ra) şöyle demektedir:

Bu ayetler inince kabir azabı konusundaki kanaatimiz kesinlik kazandı.[12]

Hz. Ali (ra)’de kesin kanaat meydana getiren bu âyet-i kerîmelere daha yakından ve derinden bakabilmek, inançlı bir fertte –şayet varsa– kabir azabı konusundaki birtakım tereddütlerini mutlaka yok edecektir. Bu açıdan bizler de şimdi surede yer alan cümlelere dikkatlice bakmaya çalışalım:

(كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ) “Gerçekten kesin bir bilgi (ilme’l-yakîn) ile bilseydiniz.” Yani sizler bugün dünyada iken, kabir hayatı ve âhirete müteallik ahirette göreceğinizi anlattığımız bu hususları kesin olarak bilebilseniz “andolsun siz ateş azabını kalp gözlerinizle göreceksinizdir.” İlme’l-yakîn bir anlayış, insanın cehennemi kalp gözüyle görmesini sağlar. Bu da kıyamet hallerini ve onun merhalelerinin, kişinin gözleri önünde canlanmasıyla olur. (ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ) “Yine and olsun onu ayne’l yakîn olarak göreceksiniz.” Yani cehennem azabı zaten kesin olarak baş gözüyle ahirette görülecektir.[13]

Kurtubî diyor ki, bu sure kabir azabının varlığını göstermektedir. Kabir azabına iman ve onu tasdik farzdır. Yüce Allah, mükellef olan kulunu kabrinde diriltecek ve ona hayatta iken sahih olduğu nitelikteki bir aklı orada da verecektir. Böylece kişi kendisine sorulacak so­ruları anlayacak, ne cevap vereceğini bilecek, Rabbinden geleni kavraya­cak, kabrinde kendisine hazırlanmış olan lütuf ya da aşağılatıcı halleri anlayabilecektir. Ehl-i sünnet’in kabul ettiği görüş ve bu din mensuplarının bü­yük cemaatinin benimsediği kanaat budur.[14]

Kabir Azabı ile İlgili Hadîs-i Şerîfler

Hz. Osman (r.a), kabir konusu açılınca sakalı ıslanıncaya kadar ağlar, kendisine: “Cenneti ve cehennemi hatırladığın vakit ağlamıyorsun, fakat kabri hatırlayınca ağlıyorsun!” denildiğinde de Resülullah (sas)’in şu sözlerini aktarırdı:

Kabir, ahiret menzillerinin birinci menzilidir. Kişi ondan kurtulabilirse, ondan sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa ondan sonrakiler bundan daha zordur, daha şiddetlidir. Ahiret âleminden gördüğüm manzaraların hiçbirisi kabir kadar korkutucu ve ürkütücü değildi![15]

Efendimiz (sas) bir başka hadîs-i şerîfinde de şöyle buyurur:

Kabir azabı haktır. Kabirde azap çekenleri, hayvanlar işitir!

Hz. Aişe (r. anhâ) der ki:

Resülullah (sas)’in namaz kılıp da namazında kabir azabından istiaze etmediğini hiç görmedim.[16]

Bir defasında Resülullah (sas) iki kabre uğradı ve şu hususa dikkat çektiler:

Bu kabirdekiler azap çekiyorlar. Azapları büyük bir günahtan dolayı değil. Kabirdekilerden birisi, laf getirip götürmeden, diğeri ise idrar sıçramasına karşı korunmamaktan azap görüyor.

Resülullah (sas) daha sonra yaş bir hurma dalı istedi ve onları ikiye böldü. Bir dalı kabrin birisine, diğer dalı da ikincisinin üzerine dikti ve şöyle buyurdu:

Belki bu fidanlar taze kaldıkça onların azapları hafifler.” [17]

Kabir Azabının Diğer Canlılarca İşitilmesi

Zeyd İbnu Sabit (r.a)’ten: Resülullah (sas), bizimle birlikte, Beni Neccar’a ait bir bahçede bulunduğu sırada biniti aniden yoldan çıktı. Nerdeyse sırtından yere atacaktı. Karşımızda beş veya altı kabir görünüyordu. Efendimiz (sas):

– “Bu kabirlerin sahiplerini bilen var mı?” buyurdular. Bir adam:

– “Ben biliyorum!” deyince, (Resülullah (sas):

– “Ne zaman öldüler?” dedi. Adam:

– “Şirk devrinde” deyince Efendimiz (sas) şöyle buyurdu:

– “Bu ümmet kabirde fitneye maruz kılınacak. Eğer birbirinizi defnetmemenizden korkmasaydım, şahsen işitmekte olduğum kabir azabını, size de işittirmesi için Allah’a dua ederdim. Kabir azabından Allah’a sığınınız!

Oradakiler:

– “Kabir azabından Allah’a sığınırız!” dediler.[18]

Resülullah (sas) akşam olunca şu şekilde dua ederdi:

Rabbim! Cehennem azabından, kabir azabından sana sığınıyorum![19]

Resülullah (sas) bir gün güneş battıktan sonra dışarı çıkmıştı ki bir ses işitti ve şöyle buyurdular:

Bu ses, kabirlerinde azap çeken Yahudilerin sesidir![20]

Resülullah (sas) buyurdular ki:

Kul kabrine konulup, yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup:

– “Muhammed (sas) hakkında ne diyordun?” diye sorarlar. Mümin kimse bu soruya:

– “Şahitlik ederim ki. O, Allah’ın kulu ve elçisidir!” diye cevap verir. Ona:

– “Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı, cennette bir mekâna dönüştürdü” denilir. Adam Cenneti de Cehennemi de görür. Allah ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar. Eğer ölen kâfir ve münafık ise meleklerin sorusuna:

– “Sorduğunuz zatı bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!” diye cevap verir. Kendisine:

– “Anlayamadın ve uymadın!” denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. Sopanın acısıyla öyle bir çığlık atar ki, onu insan ve cinlerden ibaret olan iki varlık dışında ona yakın olan bütün mahlûklar işitir.”[21]

Kabir Azabından Korunma İçin Dua Etme

Resülullah (sas) şöyle dua ederdi:

Allah’ım, ben cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından da sana sığınırım.[22]

Resülullah (sas) bir cenazenin namazını kıldırdı. Okuduğu duada şunları ezberledik:

Allah’ım, şunu mağfiret et ve şuna rahmet eyle. Afiyet ver, affeyle, vardığı yerde ikramda bulun, girdiği yeri genişlet. Onun günahlarını kar ve buzla yıka, hatalardan pak eyle, tıpkı elbisenin kirden pak edilmesi gibi. Onu dünyadaki evinden daha iyi bir eve, ailesinden daha hayırlı bir aileye koy, eşinden daha hayırlı bir eşe ulaştır. Onu kabir azabından, ateş azabından sakındır.[23]

Resülullah (sas) Mülk Suresi ile ilgili olarak şöyle demiştir:

Bu sure (kabir azabına veya kabir azabına sebep olan günahlara karşı) engeldir, bu sure kurtuluş sebebidir, kişiyi kabir azabından kurtarır.

Benzer bir rivayet de şu şekildedir:

Mülk suresi, kabirde, onu okumayı itiyat haline getiren kişinin yerine mücadele eder ve onu azaptan korur.[24]

Kabir Sıkması

Hakîm-i Tirmizi, İbni Ömer (r.a)’den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Resülullah (sas) Sad bin Muâz’ın kab­rine girdi ve içinde biraz fazlaca durdu. Çıktığında orada bulunan ashab hazeratı:

– “Yâ Resulallah kabirden niçin geç çıktınız?” diye sordular. Resülullah  (sas)  cevaben:

– “Kabir Sa’d’a daralmıştı. Genişletmesi için Allah’a dua ettim” buyurdular.

Hz. Aişe validemizden rivayet edildiğine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Muhakkak kabrin bir sıkması vardır ki, eğer ondan kimse kurtulacak olsaydı Sa’d b. Mu’âz kurtulurdu.[25]

Sa’d’ın bâzı akrabalarına, “Resülullah’ın ‘Sa’d için kabir da­raldı’ sözünden ne anladınız?” diye sorulmuş, onlar cevaben: Bu konuda, Resülullah  (sas)’a ne kastettiği soruldu ve şu cevabı verdi demişlerdir:

Küçük taharetten kusurlu davrandığından dolayı kabir Sa’d’ı sı­kıştırdı.[26]

Hz. Aişe validemiz Resul-i Ekrem (sas) efendimize bir gün şöyle diyor:

Ey Allah’ın Resulü, sen bana Münker ve Nekir’in seslerini ve kabir sıkmasını anlattığın günden beri hiçbir şeyden tat alamaz oldum.” Bunun üzerine Resülullah (sas):

Ey Aişe, Münker ve Nekir’in sesleri mümine, gözdeki sürme gibi gelir. Kabir sıkması da mümine, şefkatli bir annenin yavrusunun başını okşaması gibidir. Ama ya Aişe, şakilere yazıklar olsun ki onlar kabirlerinde, düz ve sert taş üzerine yumurtanın çarpılıp kırılması gibi sıkıştırılacaklardır.[27]

Sonuç

Hulâsa temel olarak üç âlem ya da boyut vardır: Dünya yurdu, berzah yurdu ve ebedi kalınacak ahiret yurdu. Yüce Allah her bir yurda ait özel hükümler tespit etmiştir. Dünya ve âhiret yurtları ile ilgili âyet-i kerîmeler sayıca daha fazla iken, berzah yurdu ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de bir âyet-i kerîme yer almaktadır ki mealen şöyledir:

Onların gerisinde, yeniden dirilecekleri güne kadar sürecek bir berzah (âlemi) vardır.” (Mü’minun, 23/100)

Kabirdeki ateş ile kabirdeki nimetler, ne dünyadaki ateş, ne de dünyanın nimetleri türündendir. Yüce Allah onun toprağını, üstündeki ve altındaki taşları, dünyadaki kor ateşten çok daha sıcak olacak hale gelinceye kadar kızdırır da, dünya ehlinden hiç kimse bunu hissedemeyebilir.

Dünden bugüne ulemanın neredeyse tamamı kabir azabının varlığını kabul etmişlerdir. Elbette ki Yüce Allah’ın kudreti geniş ve hayret vericidir. Şu kadar var ki bazı emmâre nefisler, bilgisine ulaşamadıkları, ilme’l-yakîn bir tarzda anlayamadıkları hususları yalanlama eğilimindedirler. Yüce Allah, kudretinin akıllara durgunluk verecek yönlerini bazı yüksek şahsiyetlere göstermeyi dilediği takdirde gösterir. Bu yüksek şahsiyetler, yerin ve göklerin perde arkasına Allâh’ın izni ile muttali olur, onlardaki ilim kendilerine bir yakîn hâsıl eder, kendileri de yine Allâh’ın izni ile mukinîn sınıfına dâhil olurlar. Başkalarına ise bu incelikler gösterilmez ve bu husus onlar için gaybe ait bir ilim olarak kalır.

Her şeyin en doğrusunu Allâh bilir.


[1] İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, İz Yayıncılık, s. 100.

[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları, 12/152–153.

[3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi, 4/353.

[4] Râzi, 15/398.

[5] A. b. Hanbel, Müsned, III/38; Dârimî, Sünen, Rikâk, 94, II/238.

[6] İbn Kesîr, Tefsir, Kahraman Yayınları, 5/317.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları, 12/371.

[8] Buhari, Cenaiz 90, Bed’ül-Halk 8, Rikak 42; Müslim, Cennet 65, (2866); Muvatta, Cenaiz 47, (1, 239); Tirmizi, Cenaiz 70, (1072); Nesai, Cenaiz 116, (4, 107).

[9] Taberi, 8/21.

[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları, 16/422.

[11] Râzi, 22/161.

[12] Tirmizi, Tefsir, Tekasür, (3352).

[13] Kurtubi, 19/319.

[14] Kurtubi, 19/317.

[15] Tirmizi, Zühd 5, (2309).

[16] Buhari, Cenaiz 89; Müslim, Mesacid 123, (584); Nesai, Cenaiz 115, (4, 104, 105).

[17] Buhari, Vudu 65, 56, Cenaiz 82, 89, Edeb 46, 49; Müslim, Taharet 111, (292); Tirmizi, Taharet 53, (70); Ebu Davud, Taharet 11, (20, 21); Nesai, Taharet 27, (1, 28–30).

[18] Müslim, Cennet 67, (2867); Nesai, Cenaiz 114, (4, 102).

[19] Müslim, Zikr 75, (2723); Tirmizi, Da’avat 13, (3387); Ebu Davud, Edeb 110, (5071).

[20] Buhari, Cenaiz 88; Müslim, Cennet 69, (2869); Nesai, Cenaiz 114, (4, 102).

[21] Buhari, Cenaiz 68, 87; Müslim, Cennet 70, (2870); Ebu Davud, Cenaiz 78, (3231); Nesai, Cenaiz 110, (4, 97, 98); Tirmizi, Cenaiz 70, (1071) (Ebu Hureyre’den).

[22] Ebu Davud, Salât 184, (984).

[23] Müslim, Cenaiz 86, (963); Tirmizi, Cenaiz 38, (1026); Nesai, Cenaiz 77, (4, 73).

[24] Tirmizi, Sevabu’l-Kur’an 9, (2892).

[25] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/55, 98.

[26] Suyuti, s. 196.

[27] İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, III/62, Beyrut 1971.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s