İslam ve İlim

Musa Kazım GÜLÇÜR

8 Mayıs/2019

İslam ve İlim Giriş

“İlim talep etmek her Müslümana farzdır.”
(Taberani, Evsat, C. 2, s. 289, Hadis no: 2008.)

Enformasyon, iletişim ve bilgi kaynaklarının baş döndürücü bir hızla geliştiği şu yirmi birinci yüzyılda, görebildiğimiz kadarı ile Müslüman entelektüellerin “İslâm ve ilim” konusunda yeterli ve doyurucu çalışmaları maalesef bulunmamaktadır. Acizane bu alana mütevazı bir katkıda bulunmak istedim ve Allah’ın izni ile şu anda okuduğunuz bu çalışma meydana geldi.

Seyyid eş-Şerîf el-Cürcanî (v. 816/1413), “ilim” kelimesinin şu anlamlara geldiğini belirtir: “Bir şeyi gerçek yönüyle kavramak, vakaya mutabık kesin inanç (itikat), bir nesnenin şeklinin zihinde oluşması, nesneyi olduğu gibi bilmektir. Bilgisizliğin (cahillik, cehalet) zıddı, nesnedeki gizliliğin ortadan kalkması, tümellerin ve tikellerin kavranmasını sağlayan köklü bir vasıf, insan benliğinin bir şeyin anlamına ulaşması, akıllı varlıklarla akledilebilen eşya arasındaki özel bağlantı” olarak tarif edilmiştir. (Cürcanî, Tarifat, s. 161, Mektebetu Lübnan, Beyrut-1985).

 Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî de (v. 597/1201) Kur’an’da yer alan ilim kelimesinin onbir kadar anlamda kullanıldığını ifade eder. Bunlar; “bilme, görme, bildirme, kitap, Kur’an, resul, anlama, akıl etme, ayırt etme, ayırma ve üstün olma” manalarına geldiğini kaydeder. (El-Cevzî, Nüzhetü’l-A’yun, s. 451-453, Müessesetü’r-Risale, Beyrut-1984)

“İlim” kelimesi, Allah’ın zatına nispet edilen sübutî sıfatlar içinde yer alır ve bunların en kapsamlısını oluşturur. İlim Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık 380 ayetinde isim, muhtelif fiil şekilleri ve sıfatlar (ilim, alîm, allâm, a’lem) halinde Allah’a nispet edilmiştir. İlim sıfatının Kur’an örgüsünde oldukça önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz.

Kur’an-ı Kerim’de ilim kökünden türeyen kelimelerin (âlim, alîm, allâm, allâme, malum, malumat, muallem, irfan, marifet, fıkh, tefakkuh, tezekkür, tedebbür, hibre, şuur, itkan, vb.) yaklaşık 750 yerde geçtiği görülmektedir. Bu sayı, ilme ve ilmî faaliyetlere Kur’an-ı Kerîm’in ne kadar önem verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

İlim ve alime, Efendimiz (sas)’in hadis-i şeriflerinde de yükek bir önem verilmiş, hemen hemen bütün hadis kitaplarımızda konu ile ilgili olarak, Efendimiz (sas)’in lâl ü güher beyanları “Kitabu’l-İlim” başlıkları altında ince ve tafsilatlı bir şekilde işlenmiştir. Bu konu biraz sonra tahlil edilmeye çalışılacaktır.

İlim Konusundaki Bazı Âyet-i Kerîmeler

Kur’ân-ı Kerîm, 96, Alak Suresi

Kur’ân-ı Kerîm, ilmin yüksek faziletine çok açık bir şekilde temas etmektedir. Şimdi, konu ile ilgili âyet-i kerimelerin bir kısmına yer vermeye çalışacağız.

1. وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِٶُنٖى بِاَسْمَاءِ هٰؤُلَاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ

“(Allah Teâlâ) Âdeme bütün (eşya) isimleri(ni) öğretti. Sonra onları (bu isimlerin delalet ettikleri eşyayı) meleklere gösterip: “(İnsanın yaratılması ile ilgili iddialarınızda) doğru iseniz (her şeyin iç yüzünü iyi bildiğinizi sanıyorsanız) bunları adları ile bana söyleyiniz” demişti.” (Bakara, 2/31).

Bu ayet, ilmin faziletine gayet açık bir şekilde delalet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hz. Adem’i yaratmasındaki hikmetini ve bu yaratıştaki mükemmelliği, onun ilmini ortaya koyarak göstermiştir. Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem (as)’in ilmî yönünü öne getirdiğinde, bu özellik meleklerinin secdesini gerektirmiş ve ayrıca Âdem (as)’ın yeryüzüne halife olarak tayin edilmesinin en önemli sebebi olmuştur. Bu da Hz. Adem’in, bu mertebeye ancak ilmi ile ulaştığını göstermektedir.

2. (قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ)

“De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9)

Bu âyet-i kerimede de gayet net bir kıyas bulunmaktadır. Bu da bilenlerle bilmeyenlerin kesinlikle birbirlerinin zıttı olduklarıdır. Bilgi, günümüz dünyasında da en temel ögelerden birisidir. Dünya batısı, doğusu, güneyi ve kuzeyi ile bilgiye yönelmekte, adeta bilgi ve enformasyon savaşları yaşanmaktadır. Doğrusu bilgiyi yeren ve kötüleyenler, kesinlikle şeytanın dostlarıdır.

3. (يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَاَطٖيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ)

“Ey iman edenler, Allaha itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin.” (Nisa, 4/59).

Ayetteki “ulu’l-emr”den murad, en sahih görüşe göre “alimlerdir”. Bu açıdan alimlere ilimlerinden dolayı itaat etmek vaciptir. Cenâb-ı Hak âlimi, Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, birinde peygamberden hemen sonra, diğerinde de meleklerden hemen sonra ikinci derecede zikretmiştir. Birincisi bu yukarıdaki ayettir. İkincisi ise şöyledir:

“Allah, şu hakikati; Kendisinden başka hiçbir Tanrı olmadığını, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle, ayetleriyle) açıkladı. Melekler (bunu ikrar etti, hakiki) ilim sahipleri (nebiler, âlimler) de (böyle inandı).” (Ali İmran, 3/18).

Ancak Allah Teala, alimi ve ilmi daha da çok şereflendirerek, bu defa iki ayette, kendisinden hemen sonra ikinci seviyede zikretmiştir:

“O (müteşabih ayetlerin) manasını ancak Allah ve ilimde kök salmış olan alimler bilirler.” (Ali İmran, 7).

“De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap (Kur’an) bilgisi bulunanlar (alimler) yeter.” (Ra’d, 13/43).

4. (يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ)

“Allah, sizden iman etmiş olanları yükseltir ve kendilerine ilim verilmiş olanları ise dereceler ile yükseltir.” (Mücadele, 58/11).

Bu âyet-i kerimedeki “yükseltmek”, Allâh’ın (cc), müminlere ahirette mükâfat ve sevap, ilim sahiplerine ise şeref ve üstünlük itibariyle dereceler lütfetmesi demektir. İbn Mesud (ra): “Yüce Allah bu âyet-i kerimede, ilim adamlarını övmektedir. Kendilerine ilim verilenleri, iman edip de kendilerine ilim verilmeyen kimseler üzerine dereceler ile yükseltecek olduğunu beyan etmektedir” demiştir.

5. (إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء)

“Allah’tan ancak alim kulları hakkıyla korkar.” (Fatır, 35/28).

Bu ayette, ilmin değerine delalet eden birçok işaret vardır:

A. Ayet, Cennet ehli olan bir guruba/topluluğa işaret eder. Çünkü, kim Allah’tan korkarsa Cennetliklerden olur. Alimler Allah’tan korkanlardandır. O halde alimler, Cennet ehlindendir. Ayrıca ayet, âlimlerin haşyet ehli olduklarını (Allah’tan korktuklarını) gösterir. Haşyet ehlinin, Cennet ehlinden olacaklarını ise şu iki âyet-i kerime açıklamaktadır:

“Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn Cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı (haşyet) duyanlara mahsustur.” (Beyyine, 98/8).

“Rabbinin huzurunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan (havf eden) kimseye iki Cennet vardır.” (Rahman, 55/46).

Allâh’tan korkan kimselerin Cennetlik olduğunu, Cenâb-ı Allah’ın şu hadis-i kudsîsi de teyit etmektedir:

“İzzetime ve Celalime yemin ederim ki hiçbir kuluma iki emniyeti veya iki korkuyu aynı anda vermem. Eğer o dünyada benden emin olur (korkmazsa), kıyamet günü onu korkuturum. Eğer dünyada iken benden korkarsa, kıyamet günü onu emin kılarım.” (İbn Hibban, Sahihu İbn Hibban, 2/406; Bezzar, Müsned, 14/342; Beyhaki, Şuabu’l-İman, 2/223; İbnu’l-Mübarek, ez-Zühd, 1/50).

Ancak Allâh’ın (cc), sadece zatını (varlığını) bilmek ondan korkmada yeterli olmaz. Bununla beraber üç şeyi daha bilmek gerekir:  

 a) Kudretini bilmek, b) Bildiğini bilmek, c) Hüküm sahibi olduğunu bilmek.

Kulun Allah’tan gerçek manada korkması ancak, Allah’ın her şeyi bildiğini, her şeye kadir olduğunu, hoş olmayan ve haram fiillere razı olmayacağını bildiği zaman hasıl olur.

B. Ayetin zahiri, ancak alimlerin Cennet ehli olduğunu gösterir. Çünkü (إِنَّمَا) lafzı hasr (ancak, sadece) manası ifade eder. Bu durumda da ayet, ancak âlimlerin Allah’tan korktuğuna delalet etmiş olur. (ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ) “İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.” (Beyyine, 98/8) ayeti de Cennetin, Allah’tan korkanlar için olduğuna delalet eder.

Allah’tan korkmanın, Allah’ı bilmenin ayrılmaz bir vasfı olduğu açıktır. Buna göre Allah’tan korkmamak, Allah’ı bilmemeyi ifade ettiği gibi, Allah’a yaklaştıran ilim de O’ndan korkmayı gerektiren bir ilimdir.

6. اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

“Yaratan Rabbinin adı ile oku. O, insanı bir alakadan yaratmıştır. Oku. Senin Rabbin, kalemle (yazı yazmayı öğreten) kerem sahibidir. İnsana bilmediğini o öğretti” (Alak, 96/1-5).

Bu âyet-i kerîmeler, Hz. Peygamber’e (sas) inen ilk vahiy olup, Peygamber’e ve onun şahsında tüm Müslümanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve ilmin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın, canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile tanımlaması son derece anlamlıdır.

Ayette Hz. Peygamber’e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir. Dolayısıyla başta kendisine indirilen vahiy ve kozmik evrendeki ayetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme yapıp, zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir. Kuşku yok ki yaratanı tanımak, dinin de bilimin de temelini teşkil eder. Bu sebeple “Yaratan rabbinin adıyla oku” buyurulmuştur.

7. شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

“Allah’tan başka tanrı bulunmadığına şahit bizzat Allah’tır. Bütün melekler, hak ve adaletten ayrılmayan ilim adamları da bu gerçeğe, aziz ve hakîm (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) Allah’tan başka tanrı olmadığına şahittirler.” (Ali İmran, 3/18).

Bu âyet-i kerimede, Allah’ın (cc) ve meleklerinin şahitliğinin yanı sıra ilim sahiplerinin zikredilmesi ne anlama gelmektedir? Bilerek ve bilinçli bir şekilde inanmanın şahitlik olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir iman ise ancak ilim sahiplerine mahsustur. Yüce Allah’ın kudretini kâinat kitabında görerek, okuyarak ve bilerek iman ettiklerinden dolayı, ilim sahipleri burada anılmaktadırlar.

Şahitlik etmede bilgili insanlar, Allah ve meleklerle aynı eylemi paylaşmakta olduğundan, bilginin insanı ne kadar yücelttiği ortaya çıkmaktadır. Bilgisiyle insan, Allah’ın şahitlik eylemini yeryüzüne indirmekte ve yansıtmaktadır. Ancak bilgiye dayanan şahitlik kesin ve doğru olabilir. Yüce Allah, ilim sahiplerini burada, aynı zamanda Allah’ın hakkını teslim eden kişiler olarak nitelendirmektedir. Hakkı teslim etmeyen ve bu yolla adaleti ayakta tutmayan kişiye alim denemez. O halde ilim adamının nitelikleri arasına adaletli olmak ve hakkı teslim etmek de girmektedir.

8. (وَقُل رَّبِّ زِدْنِي عِلْمًا)

“De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 20/114).

Bu ayette ilmin kıymetine, yüce mertebesine ve Allah’ın onu çok sevdiğine en kuvvetli delil vardır. Çünkü Allah Teala, Peygamberine başka bir şeyi değil de bilhassa ilmini artırmasını istemesini emretmiştir.

Katade şöyle demiştir. “Eğer bir kimse az bir ilimle yetinseydi Allah’ın Peygamberi Hz. Musa (as) yetinir, Hızır (as)’a, “Sana doğru yol olarak öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” (Kehf, 18/66) demezdi.

9. وَاَنْزَلَ اللّٰهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكَ عَظٖيمًا

“Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve (evvelce) bilmediklerini sana öğretti. Allah’ın senin üzerindeki lütfu inayeti çok büyüktür.” (Nisa, 4/113).

Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, ilmi “azim” (büyük) diye, hikmeti de “fazl” (çok büyük lütuf) diye isimlendirmiştir. Burada “hikmet” kelimesi “ilim” anlamına gelmektir.

İnsanın yücelmesi ve yükselmesi için “kitabı” ve “hikmeti” bilmesi gerekmektedir. Kitap ve hikmeti bilme, yükselme helezonuna dahil olma demektir. İlim tahsil etmeyi hikmet ile eş anlamlı kabul edersek, kitap ile ilim tahsil etme, bireyleri hem yükseltecek hem de manevi zararlardan koruyacaktır diyebiliriz.

Bilimsel faaliyetlere odaklanan, kâinat ve varlıkta Allah’ın var ettiği denge ve kanunları insanların yararlanması amacı ile keşfetmeye çalışan kimselere, Allah ilham yollarını açar ve onlara bilmediklerini de öğretir. Dolayısı ile bilinmeyen üzerine zihni yoğunlaştırıp araştırma vetiresine girenlere, Allah (cc) büyük ve yüksek lütufları ile bilinmeyeni bilinir hale getirir.

Bilinmeyene ulaşmaya çalışma, araştırma ruhunu daima canlı tutma, öğrenme ve öğretme dairesinde kalma, Allah’ın çok büyük lütfuna ve fazlına mazhar olma demektir.

10. (الرَّحْمَنُ عَلَّمَ الْقُرْآنَ خَلَقَ الْإِنسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَان)

“Rahman (O çok esirgeyici Allah) insanı yarattı, Kur’an’ı ve (düşüncelerini) ifade edebilmeyi öğretti,” (Rahman, 55/1-4).

Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, Rahman suresinde, arka arkaya sıraladığı ve “O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” diye defalarca sormuş olduğu bütün nimetlerinin en başında, “çok muhteşem ve büyük bir mucize olan Kur’ân gibi en temel bilgi kaynağını, aynı zamanda düşüncelerini ifade edebilme yani beyan kabiliyeti gibi yüksek değerde önemli bir nimeti verdiğini” hatırlatmıştır. Bu da hem bilginin hem de öğrenme ve ilmin diğer bütün nimetlerden daha üstün olduğunu göstermektedir. Zira bu sayede insan, diğer canlılardan temayüz etmektedir. Bu açıdan, insanların yeryüzünde konuşmakta oldukları bütün dillerin Allah’ın takdiri ile oluştuğu, bu dillerin Allah’ın öğretmesiyle öğrenildiği hususunda da bu ayetle istidlal edilebilir. Ayette yer alan “beyan” kelimesinin, yukarıdaki izahtan biraz farklı olarak “Kur’ân” ile yorumlandığını da belirtmiş olalım.

Kur’an-ı Kerimde İlmin Sıfatları

“De ki: Ey Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 20/114).

Cenâb-ı Hak, “ilim” kelimesini Kur’an-ı Kerim’de “hikmet, hayat, ruh, ziyadelik, üstünlük ve alîm” gibi şerefli isim ve sıfatlarla vasıflandırmıştır. Şimdi bu isim ve sıfatların kullanılışını kısaca görmeye çalışacağız:

A. “Hikmet” Vasfı İle

Bu açıdan, pek çok âyet-i kerimede “ilim” kelimesi “hikmet” olarak adlandırılmış ve hikmet şerefli bir konuma alınmıştır. Bu da doğrudan ilmin yüceliğine delalet etmesi demektir. Ancak “hikmet” kelimesi Kur’an’da sadece “ilim” kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılmamakta, bundan başka olarak üç anlamı daha içermekte ve toplamda dört temel anlamda kullanılmaktadır:

1) İlim ve anlayış manasına

Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey Yahya, kitaba sımsıkı sarıl” dedik. Biz, ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik.” (Meryem, 19/12-13)

“Ant olsun, biz Lokman’a, “Allah’a şükret” diye hikmet verdik.” (Lokman, 31/12).

“Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir.” (En’am, 6/89)

Bu ayetlerdeki “hikmet” kelimesi, siyak ve sibak itibarı ile bakıldığında “ilim ve anlayış” manasındadır.

2) Kur’an’ın vaaz ve nasihatleri manasına

Cenâb-ı Hak Bakara suresinde:

“Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek için indirdiği Kitabı ve hikmeti hatırlayın.” (Bakara, 2/231)

buyurmakta, buradaki “hikmet” kelimesi ile Kur’an’daki öğütler kastedilmektedir. Bu anlam,

“Allah, sana kitabı (Kur’an’ı) ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.” (Nisa, 4/113)

ayet-i kerimesi ile Ali İmran suresi 48 ve 164’te de bulunmaktadır.

3) Peygamberlik manasına

“Yoksa onlar Allah’ın fazl ve kereminden insanlara verdiği nimetlere karşı haset mi ediyorlar? Biz, hakikat, İbrahim hanedanına kitap ve hikmet vermişizdir.” (Nisa, 4/54)

“Biz Davud’un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.” (Sad, 38/20)

“Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” (Bakara. 251)

Bu âyet-i kerimelerdeki “hikmet” “peygamberlik” anlamındadır.

4) Kur’an manasına

“(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125).

“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 2/269).

Bu âyet-i kerimelerde yer alan “hikmet” kelimesi ile Kur’ân-ı Kerîm kastedilmektedir.

B. Hayat Sıfatı İle

“Ölü iken kendisine hayat ve insanlar arasında yürüyeceği bir nur (ilim) verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar (cehalet) içinde kalmış, bir türlü ondan (cahillikten) çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu?” (Enam, 6/122)

âyet-i kerimesi ilim kelimesi için “hayat” sıfatını kullanmaktadır.

C. Hem “Ruh” Hem de “Nur” sıfatları İle

“İşte sana emrimizden, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (o ruhu), kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur (ışık) yaptık” (Şura, 52).

D. “Ziyadelik ve üstünlük” Sıfatları İle

Cenâb-ı Hak, Talût (as)’un niteliği hakkında:

“Allah içinizden onu seçti ve ona, ilimde ve bedende bir üstünlük verdi.” (Bakara, 2/247)

buyurmuş, ilmi bedenden önce zikretmiştir. Normalde, nimetlerle amaçlanan, bedeni üstünlüğün gerçekleşmesidir. Bedeni üstünlüğün, mali üstünlükten önce geldiği herkesçe bilinen bir gerçektir. Dolayısı ile ilmî üstünlük, bedeni üstünlükten Kuran nassınca daha önemli ve önde ise, ilmi üstünlüğün mali üstünlükten daha önemli ve kıymetli olduğu ortaya çıkar.

E. “Alîm” Sıfatı İle

“Yusuf, “Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim.” (Yusuf, 12/55)

demiş, ama “ben soyluyum, şerefliyim, fasihim, güzel yüzlüyüm” dememiştir.

İlmin Önemi Konusundaki Hadîs-i Şerîfler

İlim rütbesi, rütbelerin en yükseğidir.

İlim ve alime hadis kitaplarımızda yüksek bir önem verildiğini, hemen hemen bütün hadis kitaplarımızda Efendimiz (sas)’in konu ile ilgili yüksek beyanlarının “Kitabu’l-İlim” başlıkları ile ince ve tafsilatlı bir şekilde işlenmiş olduğunu görürüz. Ancak burada sıkıcı olmaması için Efendimiz (sas)’in “ilmi” ve “alimleri” ne kadar önemsediğini gösteren hadîs-i şeriflerin pek az bir kısmına yer vermeye çalışacağım.

Muaviye (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu: “Allah, hakkında hayır dilediği kimseye din hususunda büyük bir anlayış verir.”

(Buhârî, İlim 10, Humus 7, İ’tisâm 10; Müslim, İmâre 175, Zekât 98, 100).

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer.

Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli topraklardır. Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirirler. Bu toprakların bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer hem de hayvanlarını sular ve ziraatlerini o su sayesinde yaparlar.

Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak ve kaygan arazilerdir. Ne su tutar ne de ot bitirirler.

İşte bu benzetme, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, hidayete başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”

 (Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15).

Ebü’d-Derdâ (ra) şöyle dedi: Resülullah (sas)’ı şöyle buyururken işittim:

“Bir kimse, ilim elde etmek arzusuyla bir yola girerse, Allah o kişiye Cennetin yolunu kolaylaştırır. Muhakkak melekler yaptığından hoşnut oldukları için ilim öğrenmek isteyen kimsenin üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta suyun içindeki balıklar bile âlim kişiye Allah’tan mağfiret dilerler. Âlimin âbide karşı üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras bırakmazlar; sadece ilmi miras bırakırlar. O mirası alan kimse, bol nasip ve kısmet almış olur.”

(Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19. Ayrıca bk. Buhârî, İlim 10; İbni Mâce, Mukaddime 17).

Ebu Hüreyre (ra)’den rivayetle, Peygamber (sas)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Kim dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı müminden giderirse, Allah da kıyamet günü onun sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir. Kim zorda kalana kolaylık sağlarsa, Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık sağlar. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter. Kul kardeşinin yardımında oldukça Allah da kulun yardımındadır. Kim ilim arayarak bir yola koyulursa, Allah ona Cennete gidecek yolu kolaylaştırır. Hangi topluluk Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okurlar ve aralarında onu ders yaparlarsa muhakkak üzerlerine sekine iner. Onları rahmet sarar. Melekler kuşatır. Allah onları kendi katındakiler içerisinde zikreder. Kimin ameli kendisini yavaşlatmışsa, nesebi (soyu) ona hız vermez.”

(Müslim, Zikr 39).

“Kim ilim talep ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur.”

(Tirmizi, İlim 2).

“Hikmet, değerli bilgiler müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.”

(Tirmizi, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 17).

Abdullah İbni Mes’ûd (ra)’dan rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir: Allah’ın kendisine ihsan ettiği malı hak yolunda harcayıp tüketen kimse. Bir de Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.”

(Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 268).

Enes (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

“İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.”

(Tirmizî, İlim 2).

Ebû Ümâme (ra)’den rivayet edildiğine göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

“Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere dua ederler.”

(Tirmizî, İlim 19).

“İnsanlar iki çeşittir: Ya bilen (âlim) ya da öğrenen (müteallim). Gerisi ise hemectir.”

(İbn Abdürabbih, el-İkdü’l-Ferid, 2/79, Riyad-1983. “Hemec” kelimesi sivrisineğin en aşağı tabakasından küçük sineğe verilen bir addır. Türkçemizde de şaşkın, sersem kimse manalarında kullanılır.)

Cabir (ra)’in rivayetine göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bir alimin, yatağında yanı üzere uzanıp bir saat kadar ilmi araştırma ile meşgul olması bile, (ilimsiz) bir abidin yetmiş yıllık ibadetinden daha hayırlıdır.”

(Suyutî, Camiu’s-Sağir, s. 283, Hadis no: 4622, Daru’l-Kütübi’l-İlmi, Beyrut-2004).

İlmi araştırmanın böyle üstün görülmesinin iki sebebi vardır:

a) İlmi araştırma seni Allah’a ulaştırır. Halbuki ibadet seni Allah’ın mükafatına ulaştırır. Allah’a ulaştıran şey ise, mükafata ulaştırandan daha hayırlıdır.

b) İlmi araştırma zihni ve kalbi bir faaliyettir. İbadet ise bedenin ve azaların işidir. Zihin ve kalp, diğer bedeni azalardan daha kıymetlidir. Bu yorumu, Cenâb-ı Allah’ın “Beni zikretmek (anmak, düşünmek) için namaz kıl” (Taha, 20/14) ayeti de teyit eder. Allah, bu ayette namazın kalbin zikrinin vesilesi olduğunu bildirmiştir. Gaye, vesileden daha kıymetlidir. Bu da ilmin daha kıymetli olduğunu gösterir.

Enes (ra)’den rivayete göre Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Size cömertlerin en cömerdini haber vereyim mi? “Evet Ya Resulallah” dediler. O da şöyle buyurdu: “Allah Teala cömertlerin en cömerdidir. Ben de ademoğlunun en cömerdiyim. Benden sonra insanların en cömerdi ise ilmini yayan alimdir. O kıyamet günü tek başına bir ümmetmiş gibi diriltilir. Bir de Allah yolunda, öldürülünceye kadar cihat eden kimsedir.”

(Metalibu’l-Aliye, 12/731, Hadis no: 3096, Dâru’l-Âsime, Riyad-2000; Müsned Ebi Yala, 3/189-190, Hadis no: 2782, Müessesetu Ulumi’l-Kur’ân, Beyrut-1988; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 1/406, Hadis no: 760, Daru’l-Fikr, Beyrut-1994).

Alimlerimizin İlim Tarifleri

Âlimlerimizin ilim tarifi ile ilgili olarak söyledikleri sözlerin bir kısmı şöyledir:

Ebü’l-Hasan el-Eşarî (v. 324/936): İlim, bir şeyin bilinmesine vesile olan şeye denilir. Çoğu kez de kişinin kendisiyle alim olduğu şey. İnsanın; kendisine, elemine ve lezzetine dair bilgisi, zaruri bir ilimdir. Eşyayı bildiğine dair bilgisi ise, ilmin aslını bilmektir. Çünkü mahiyet, mukayyet olan mahiyete dahildir.”

Muhammed b. Ali el-Kâffal (v. 365/976): “İlim, malumu, nasıl ise aynen öyle ispat edip, göstermektir” demiştir.

Kadî Muhammed el-Basrî el-Bâkıllânî (v. 403/1013): “İlim, malumu, nasıl ise öylece bilmektir. Çoğu kez ilim, bir bilme faaliyetidir.”

Ebu Bekr Muhammed b. el-Hasen b. İbn Furek (v. 406/1015): “İlim, fiilin muhkem ve sağlam olarak nitelenmesini sağlayan şeydir.”

Ebu İshâk el-İsferâyînî (v. 418/1027): “İlim, bilineni ortaya koymak ve beyan etmektir. İlim, hakikatlerin ortaya konulmak istenmesidir.”

İmamü’l-Haremeyn el-Cüveyni (v. 478/1085): “İlmin mahiyetini tasavvur etmeye ve o mahiyeti başka mahiyetlerden ayırt etmeye imkân veren bakış açısı şöyledir: Kendiliğimizden ve zorunlu olarak bazı şeylere inandığımızı görüyoruz. İşte o şey hakkındaki inancımız ya katidir veya değildir. Eğer kati bir inanç sahibi isek, bu defa da o inancımız ya vakaya mutabıktır veya değildir. Eğer inancımız vakaya mutabık ise, bu durumda o şey gerektirici bir sebepten ötürü meydana gelmiş olur ki buna “ispat gerektirmeyecek kadar açık, belli, aşikâr bir ilim” deriz. Zaruri ilimlerin terkibinden hasıl olan bir gereklilikten ötürü ise buna da “nazarî ilim” deriz.”

Felsefeciler: “İlim, maluma mutabık olarak insan nefsinde meydana gelen bir şekildir” demişlerdir.

İlmin Önemi ile İlgili Bazı Kıyaslar

“De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9)

Bazı alimler, Rad suresi 13/17 ayet-i kerimesinde bahsedilen “su” ve “sel” kelimeleri ile kastedilenin “ilim” olduğunu, Allah Teala’nın, beş özelliğinden ötürü ilmi suya benzettiğini söylemişlerdir:

1) Yağmur gökten indiği gibi, ilim de gökten inmiştir.

2) Yeryüzünün ıslahı yağmurla olduğu gibi, mahlukatın ıslahı da ilimle olur.

3) Ekinler ve bitkiler yağmursuz çıkmadığı gibi, ameller de ilimsiz çıkmaz ve olmaz.

4) Yağmur, gök gürültüsü ve şimşeğin peşinden geldiği gibi, ilim de müjdeleri ve uyarıları anlamanın peşinden gelir.

5) Yağmur faydalı veya zararlı olduğu gibi, ilim de böyledir. Yani ilim, kendisiyle amel eden birisi için faydalı, amel etmeyen için ise, zararlıdır.

Ali b. Ebi Talip (ra) şöyle buyurmuştur:

İlim şu yedi sebepten dolayı maldan daha üstündür:

1) İlim, peygamberlerin mirası, mal ise firavunların mirasıdır.

2) İlim, harcamakla eksilmez, ama mal eksilir.

3) Mal bir bekçiye muhtaçtır, ilim ise sahibini korur.

4) İnsan öldüğü zaman malını yanında götüremez, geride kalır, ilim ise sahibi ile birliktedir, ölmesi ile ondan ayrılmaz.

5) Mal, mümin ve kâfir tarafından elde edilir. İlim ise ancak mümin için meydana gelir.

6) Bütün insanlar, dini işlerinde ilim erbabına muhtaç olup, mal sahibine muhtaç değildirler.

7) İlim, insanı sırattan geçme konusunda güçlendirirken, mal ona mâni olur.

Fakih Ebu’l-Leys es-Semerkandî[1] şöyle demiştir: Alimin yanında oturup, ilimden herhangi bir şey öğrenmeye gücü yetmeyen kimse için dahi yedi şeref vardır:

1) Orada bulunmakla, talebelerin elde ettiği fazilete ulaşır.

2) Alimin yanında oturduğu sürece, günah işlememiş olur.

3) İlim elde etmek arzusuyla evinden çıktığı zaman, Allah’ın rahmeti onun üzerine iner.

4) İlim halkasında oturduğunda ve o halkada bulunanlara Allah’ın rahmeti indiğinde, o rahmetten o da bir hisse alır.

5) Dinlediği sürece, ona bir itaat sevabı yazılır.

6) Dinleyip de bir şeyler anlamadığı zaman, ilmi anlamaktan mahrum olduğu için kalbi sıkışır da böylece bu gam ve sıkıntı, onun Allah’ın huzurunda bulunmasına bir vesile olur. Çünkü, Cenâb-ı Hak, hadis-i kudsisinde, “Ben, benim için kırılmış kalplerin yanındayım” (Keşfu’l-Hafa, 1/230) buyurmuştur.

7) O kimse, Müslümanların bir alimi ne kadar yücelttiklerini, fasıkı ise ne kadar hakir kabul ettiklerini görür, böylece onun kalbi fısktan vazgeçer ve tabiatı ilme teveccüh eder. İşte bu sebepten dolayı, Hz. Peygamber (sas) insanlara, salih kimselerle oturup kalkmayı emretmiştir.

Allah yedi kimseye, yedi şeyi öğretmiştir:

1) Hz. Adem’e, isimleri öğretti.

‘Ve Adem’e, bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 2/31)

2) Hızır’a feraseti öğretti.

“Ve ona, katımızdan bir ilim öğrettik.” (Kehf, 18/65).

3) Yusuf (as)’a rüya tabiri ilmini öğretti.

“Rabbim, bana ilim verdin ve bana, sözleri yorumlamayı öğrettin.” (Yusuf, 12/101).

4) Hz. Davud’a, zırh yapma sanatını öğretti.

“Ve biz ona, sizin için zırh yapmayı öğrettik.” (Enbiya, 21/80.)

5) Hz. Süleyman’a, kuşlarla konuşmayı öğretti.

“Ey insanlar, bize kuşların konuşması öğretildi.” (Neml, 27/16).

6) Hz. İsa’ya Tevrat ve İncil’in ilmini öğretti.

“Ve ona, kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncili öğretir.” (Ali İmran, 3/48).

7) Hz. Muhammed’e (sas) Kitabı (şeriatı) ve tevhidi öğretti.

“Ve sana, daha önce bilmediğin şeyleri öğretti.” (Nisa, 4/113);

“Size (o peygamber), Kitabı ve hikmeti öğretir.” (Cuma, 62/3);

“O Rahman, (insana) Kur’an’ı öğretti.” (Rahman, 55/1-2).

İlmin Güzel Sonuçları ve Dikkat Edilecek Hususlar

Hz. Adem’in ilmi, ona, secde ve tahiyyenin (selam) yapılmasına,

Hızır (as)’ın ilmi, Hz. Musa ve Yuşa (as) gibi talebelerinin olmasına,

Hz. Yusuf’un ilmi, ailesinin ve memleketinin bulunmasına,

Davud (as)’un ilmi, reislik ve üstün bir derecenin elde edilmesine,

Hz. Süleyman’ın ilmi, Belkıs’ın bulunup ona galip gelinmesine,

Hz. İsa’nın ilmi, annesinden töhmetin kalkmasına,

Hz. Muhammed’in (sas) ilmi de şefaatinin gerçekleşmesine sebep olmuştur.

Mümin, nefsinde altı hasleti görmedikçe ilim talep etmeye arzulu olmaz:

1) “Allah, bana farzları emretti, ben ise onları ancak ilimle eda etmeye kadir olabilirim.”

2) “Allah beni, günah işlemekten men etti. Ben ise, bu yasaklardan ancak ilim ile kaçınabilirim.”

3) “Cenâb-ı Hak, nimetlerine şükretmeyi vacip kılmıştır. Ben ancak ilim ile bunlara şükredebilirim.”

4) “Bana mahlûkata adil davranmamı emretti. Bense, onlara, ancak ilim sayesinde adil davranabilirim.”

5) “Allah, bana belalara karşı sabretmemi emretti. Bense, buna, ancak ilimle kadir olabilirim.”

6) “Allah bana, şeytana düşman olmamı emretti. Ben bu düşmanlığa ancak ilimle kadir olabilirim.”

Dört şey, ancak dört şeyle tamamlanır:

Din takva ile, söz fiil ile, şahsiyet tevazu ile ve ilim amel ile.

Buna göre takva yoksa dini hayat tehlikededir. Eylemsiz söz boşa gitmiş gibidir. Tevazuu olmayan şahsiyet, meyvesiz ağaç gibidir. Amelsiz ilim yağmursuz bulut gibidir.

İnsanlar dört kısımdır:

1) Bilen ve bildiğini de bilen insandır ki alim budur, buna tabi olunuz.

2) Bilen ve fakat bildiğinin farkında olmayan kimsedir ki bu kimse uykudadır, onu uyandırınız.

3) Bilmeyen fakat bilmediğini bilen kimsedir ki bu doğruya ulaşmayı ister, siz onu hakka ulaştırınız.

4) Bilmeyen ve fakat bilmediğini de bilmeyen kimsedir ki bu şeytandır, ondan kaçınınız.

İlmin Faziletine Dair Bazı Sahabe Sözleri

Hz. Ali (ra)’den rivayete göre şöyle söylemiştir: İlim maldan daha hayırlıdır; zira ilim senin bekçiliğini yapar, sen ise malın bekçiliğini yaparsın. Harcamak malı azaltırken, ilim harcamayla çoğalır. Malın sana sağladığı iyilik, malın yok olmasıyla yok olur. İlim kendisiyle süslenilen bir süs, insanın hayatında kendisi vasıtasıyla itaati elde ettiği bir vasıta ve ölümünden sonra söylenecek meziyetlerin en güzelidir. İlim hâkim, mal ise mahkûmdur.

2) Ömer İbnu’l-Hattâb (ra)’dan şu rivayet edilmiştir: Adam, üzerinde Tihâmenin dağları kadar günah olduğu halde evinden çıkar. İlim meclisinde alimleri dinler, Allah’tan korkar ve günahlarına tevbe eder, pişman olursa, üzerinde hiçbir günah kalmaksızın evine döner. Binaenaleyh, ilim meclislerinden ayrılmayın. Çünkü Allah yeryüzünde, alimlerin meclislerinden daha şerefli bir toprak yaratmamıştır.

3) İbn Abbas’dan şu rivayet edilmiştir: Hz. Süleyman; hükümdarlık, mal ve ilim arasında muhayyer bırakılınca, o ilmi tercih etti. Böylece hem ilim hem de hükümdarlık beraberce ona verildi.

5) Ebu Saîd el-Hudrî, şöyle demiştir: Cennet on bin parçaya ayrılır: Bunlardan 9999’u Allah’ın emrini akıllarını kullanarak yerine getirenlerdir. Bu, Cennette onlar kendi makamlarını bölüşürlerken, Allah’ın kendilerine taksim etmiş olduğu aklın miktarına göre olan sevaplarıdır. Bu Cennetin bir cüzü de akıl gücü az, fakir ve salih müminler içindir.

6) İbn Abbas (ra) oğluna şöyle demiştir: “Evladım, edepli ol. Edep, bir şahsiyet alametidir. Yalnızlıkta insanın ünsiyet bulduğu özelliğidir. Garip kaldığında ise dostudur. Yerleşik bulunduğu mekânlarda arkadaşıdır. Meclislerde üstünlük sebebidir. Çarelerin bittiği noktada çaredir. Yoklukta zenginliktir. Cimri için bir yücelik, şerefli kimse için bir olgunluktur. Hükümdar için ise bir azamettir.”

7) Hasan el-Basri’den şöyle rivayet edilmiştir: Alimlerin kalemlerinin cızırtıları onların tesbihleri, onların ilimleri yazmaları, düşünmeleri de ibadetlerdir. Yazı yazdığı mürekkepten elbisesine sıçrasa, sanki üzerine şehit kanı bulaşmış gibi olur. O mürekkep yeryüzüne damlayınca nuru ışıl ışıl parıldar. O, kabrinden kalktığı zaman bütün mahşerdekiler ona bakar ve: “Bu zat, kendisine Allah’ın ikramda bulunup peygamberleri ile dirilttiği kullarındandır” denilir.

İlmin Fazileti Hakkında İki Nükte  

El-Bîrûnî’nin Kitabu’t-Tefhîm’inde ayın farklı evrelerinin çizimi.

Birisi, bir hükümdara hizmet etmek istedi. Bunun üzerine o hükümdar o adama: “Bana hizmet edebilmen için git ilim öğren” dedi. O da ilim tahsiline başlayıp, ilmin lezzetini tadınca, hükümdar ona haber yollayarak: “İlim öğrenmeyi bırak! Artık bana hizmet edebilirsin” dedi. Bunun üzerine o: “Sen, beni kendi hizmetine liyakatli görmediğin zaman, ben sana hizmet etmeye ehildim. Sen beni kendi hizmetine ehil gördüğün şu anda ise, ben kendimi sana değil, Allah’a hizmet etmeye ehil gördüm. Cehlimden ötürü, kapımın senin kapın olduğunu zannetmiştim. Şimdi ise, varacağım kapının Allah’ın kapısı olduğunu anladım” dedi.

Medinelilerden bir gurup, imamın arkasında cemaatle namaz kılarken Kur’an okuma hususunda münazara etmek ve Ebu Hanife’yi susturup kötüleyebilmek için onun yanına geldiler. Ebu Hanife de: “Hepinizle birden münazara etmem mümkün değil. Bu nedenle, en bilgilinizle konuşayım” dedi. Bunun üzerine onlar, içlerinden birisine işaret ettiler. Ebu Hanife, “İçinizde en iyi bilen bu mudur?” dedi. Onlar, “evet” diye cevap verdiler. Ebu Hanife: “Bu kişi ile münazara etmem, sizin hepinizle münazara etmek sayılır mı?” dedi. Onlar da “Evet” dediler. Ebu Hanife, devamla: “Onu susturmak, sizin hepinizi susturmak sayılır mı?” dedi. Onlar: yine “evet” dediler. Sonra Ebu Hanife: “Onunla münazara eder ve delillerimle onu susturursam, sizi de bu delillerle susturmuş olur muyum?” dedi. Onlar yine: “Evet” dediler. Ebu Hanife: “Niçin böyle olur?” dedi. Onlar: “Çünkü biz, ona imam olarak razı olduk. Dolayısıyla onun sözü, bizim sözümüz olmuş olur” dediler. Ebu Hanife şöyle buyurdu: “Biz namazımızda, imamı seçtiğimiz zaman, onun kıraati bizim için de kıraat olur. Onun kıraati, bizim okumamızın yerine de geçer.” Böylece onlar, Ebu Hanife (rh)’nin kendilerini susturduğunu kabul ettiler.

Sonuç

“De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9)

İlmin bir şeref ve kemal sıfatı, cahilliğin de bir noksanlık sıfatı olduğunu akıllı kimselerin zaruri olarak bildiği bir gerçektir. Bu sebeple yalan olduğunu bilse dahi alim bir kimseye: “Ey cahil!” denilse, bu onu rahatsız eder. Yine aksini bile bile, cahil bir kimseye “Ey alim” denilse, o bundan hoşlanır. Bunlar ilmin bizzat kıymetli ve bizzat sevimli; cehaletin de bizzat eksiklik olduğuna delildir.

Keza şüphe yok ki insan diğer canlılardan daha faziletlidir. Bu fazilet ve üstünlük, insanın güç ve kuvvetinden dolayı değildir. Çünkü hayvanlardan çoğu onun kadar hatta ondan daha fazla kuvvete sahiptir. Bu durumda insanın bu üstünlüğü, ancak onun nurani bir meziyete ve kendisi ile eşyanın hakikatini anlayıp ona muttali olmaya, Rabbani latifeye sahip olmasından dolayıdır.

Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden ilmimizi artırmasını, faydasız bilgiden korumasını, görünen ve görünmeyen şekilleri ile verdiği nimetlerini daim kılmasını, taallümle tekemmülümüzü lütfetmesini dilerim.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

“Sübhânsın Yarab! Bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün,

O Alîm ve Hakîm, şüphesiz sensin.”

(Kur’ân-ı Kerîm, Bakara, 2/32)

Kaynaklar

  • Kütübü Tisa.
  • Abdurrahman b. El-Cevzî, Nüzhetü’l-A’yun, Müessesetü’r-Risale, Beyrut-1984.
  • Beyhaki, Şuabu’l-İman, Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2002.
  • Abdilhâliḳ el-Bezzâr el-Basrî, Müsned, Müessesetu Ulumi’l-Kur’ân, Beyrut-1988.
  • Cürcanî, Tarifat, Mektebetu Lübnan, Beyrut-1985.
  • Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul-2000.
  • Fahruddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1981.
  • Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, Daru’l-Fikr, Beyrut-1994.
  • İbn Hibban, Sahihu İbn Hibban, Müessesetü’r-Risale, Beyrut-1993.
  • İbn Abdürabbih, el-İkdü’l-Ferid, Riyad-1983.
  • İbnu’l-Mübarek, ez-Zühd, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, trsz.
  • Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Müessesetü’r-Risale, Beyrut-2006.
  • Metalibu’l-Aliye, Dâru’l-Âsime, Riyad-2000.
  • Müsned Ebi Yala, Müessesetu Ulumi’l-Kur’ân, Beyrut-1988.
  • Suyutî, Camiu’s-Sağir, Daru’l-Kütübi’l-İlmi, Beyrut-2004.

[1] “Ebü’l-Leys İmâmü’l-hüdâ Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhîm es-Semerkandî” (ö. 373/983), fakih, müfessir ve sûfîdir. Semerkant’ta doğmuş olması muhtemeldir. Bazı kaynaklarda yine “Ebü’l-Leys es-Semerkandî” ismiyle bilinen ve 294 (906) yılında vefat eden Mu‘tezilî bir âlimle zaman zaman karıştırılmıştır. Hanefî mezhebinin meşhur fakihleri arasında yer alan “Ebü’l-Leys İmâmü’l-hüdâ Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhîm es-Semerkandî” müfessir, fakih ve zâhid diye tanınırken diğeri hâfız lakabıyla bilinir. Hanefî fıkhının yanı sıra hadis, kelâm ve tefsir alanında da tahsil gördü. Gerek telif ettiği gerekse şöhretinden dolayı kendisine izâfe edilen birçok eser Endülüs’ten Endonezya’ya kadar yayılmış ve asırlar boyunca İslâm dünyasının birçok bölgesinde müslüman toplumların İslâm anlayışlarını ve dinî hayatlarını derinden etkilemiştir. Eserleri çeşitli müslüman toplulukların dillerine çevrilen Ebü’l-Leys şöhretinin yayıldığı bölgelerde büyük bir velî olarak kabul edilmiş, kendisi için türbe ve makamlar inşa edilmiştir. Ebû Hanîfe ve bazı talebeleri tarafından kaleme alınan kelâm metinlerinin aktarılmasında ve Hanefî mezhebinin hâkim olduğu bölgelerde benimsenmesinde önemli rol oynayan Ebü’l-Leys’in kelâma dair görüşleri genel olarak Mâtürîdî çizgisiyle paraleldir. Birçok müellifin Hanefî fakihler hiyerarşisinde “meselede müctehid” kabul ettiği Ebü’l-Leys, Hanefî mezhebinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Ebû Hanîfe ve talebelerinin görüşlerinin aktarılmasında kilit rollerden birini oynayan Ebü’l-Leys’in nâdirü’r-rivâye hakkında en önemli tedvin çalışmalarını gerçekleştiren müellif olduğu söylenebilir. (DİA, C. 36, s. 473)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s