Güzel Ahlâk II

Musa Kâzım GÜLÇÜR

24 Aralık/2019

Giriş

“Şübhesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle de selâm verin.”
(Ahzab, 33/56)

Güzel Ahlâk I” yazımızda, güzel ahlâkı Efendimiz’in (sas) tanımları içinde anlamaya, dindarlık ve güzel ahlâk ilişkisini tahlil etmeye çalışmıştık. Bu yazımızda ise güzel ahlâkı önemli diğer boyutları ile ele alacağız.

İslam güzel ahlâkı, faziletleri emretmiş, ona teşvik etmiş, reziletleri yasaklamış ve ondan nefret ettirmiştir. Bu açıdan İslâm ahlâkı, her zaman ve her yerde insanlara hayrı tekeffül etmesi ve mutlak iyiliği ile temayüz eder. Güzel ahlâk, insanda fazilet adı verilen hayırları, güzel fiillerle ilgili heyet ve istidatları ortaya çıkaran bir disiplindir. Ahlâk-ı hamîdenin temel amacı Allâh’a (cc) yakınlaşmak, ruh yüceliğine ermek ve kötü huylardan arınmaktır. Böylece bireyden zorlanmaksızın yapabileceği iyi fiiller ve müspet psikolojik kabiliyetler kolaylıkla ortaya çıkar. İnsanın böyle bir seviyeye ulaşabilmesi için öncelikle kendisini tanıması gerekir. Benliğini tanıyan kimse, marifetullah ve muhabbetullah ufkuna yükselir, erdemli ve takvâlı bir insan haline gelir. Bütün ahlâkî ve manevî gelişmelerin temeli ise takvâ dediğimiz yetkinliktir.

Takvâ

Allah korkusuyla kendini günahlardan uzak tutmaya, Allah’tan gereğince sakınmaya ve O’na saygıda kusur etmemeye “takvâ” denir[1]. Kısa ve sathi bir şekilde bakacak olursak takvâ, genel olarak üç mertebede sınıflandırılmıştır:

Birincisi; ebedî olarak Cehenneme girme tehlikesinden korunmak için şirkten ittikâ edip, imana sarılmaktır.

İkincisi; kişinin büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten insanın kendisini alıkoyması, farz ibadetleri yerine getirmesidir.

Üçüncüsü ise; kalbi masivadan temizleyerek, insanın bütün varlığı ile Allâh’a yönelmesidir[2].

Hz. Ebu Zer (ra) anlatıyor: Resülullah (sas) buyurdular ki:

“Her nerede olursan ol Allah’tan ittikâ et (takvâ üzere bulun) ve kötülüğün arkasından iyilik yap, bu yapacağın iyilik o kötülüğü siler. İnsanlara iyi ahlâkla muamele et.”[3]

Hilim

Hilim”; sabır, temkin, ağır başlılık, sebat, akıllı ve uygarca davranış anlamlarına gelmektedir. Hilim, aklın sonuçlarından birisi olduğu için akıllı olma halinin eyleme dönüşmesi ve ilim anlamına da gelmektedir. Hilim sahibi bir insanın temel özelliği, akıllı ve bilgili olması, ahmaklıktan, sefahetten ve cahillikten uzak durmasıdır. İslam bir hilim, ilim, kalp, ruh ve akıl dinidir. Hilim, aklın sefahate dur demesi, fani ve değersiz tutkulara geçit vermemesidir. Sabır ve hoşgörüyle davrananlar gerçek hilim sahipleridir. Hilim sıkıntılara karşı bir perde, kararlı, sağlam, bilgili, zeki ve merhametli olmadır.

Esma-i hüsnadan “Halîm” kelimesi, “çok sabırlı, kullarının isyanını hemen cezalandırmayan, onlara mühlet veren, her işi gerektiği miktar ve ölçüde yapan” anlamlarına gelmektedir. Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de kendisini “akıl” kelimesi ile değil, aklın hem isim hem de fiil olarak bütün yönlerini kapsayan “Halîm” kelimesi ile vasıflandırmaktadır. Dolayısıyla bu yüksek sıfatın insanlardaki tecelli ve tezahürü de o derece önemli hale gelmektedir.

Ümmü Seleme’den (r. anhâ) rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

“Her kimde şu üç hasletten hiç olmazsa birisi yoksa yaptığı işlerden herhangi bir sonuç beklemesin:

1. Kendisini haramlardan uzak tutacak bir takvası yoksa.

2. Kendisini dalâlete sapmadan muhafaza edecek bir hilmi (yumuşak huyluluk) yoksa.

3. İnsanların içine çıkabilecek derecede güzel bir ahlâka sahip değilse.”[4]

Gülümser Olma

Gülümser olma nöro-aktif bir duygu durumudur. Bir gülümseme, beyinde sizi daha mutlu hissetmenizi sağlayacak güçlü kimyasal bir reaksiyona neden olur. Gülümseme kaslarımız harekete geçtiğinde, beyne bir sinyal gider, ödül sistemimiz uyarılır, mutluluk hormonu veya endorfin seviyemiz daha da artar. Gülümseme, stresle mücadele için çalışan nöropeptidlerin salınımını aktive eder. Nöropeptitler, nöronların iletişimini sağlayan küçük moleküllerdir. Mutlu, üzgün, kızgın, depresif ya da heyecanlı olduğumuzda tüm vücuda bu duygu durumları ile ilgili mesaj verme vazifesi görürler. İyi hissettiren nörotransmiterler -dopaminler, endorfinler ve serotoninler- yüzünüzde bir gülümseme belirdiğinde vücut tarafından serbest bırakılır. Endorfinler doğal bir ağrı kesici görevi gördüğünden, bu durum sizi sadece rahatlatmakla kalmaz, aynı zamanda kalp atış hızınız ve kan basıncınızın düşmesine de vesile olur.

Kısacası gülümsediğimiz zaman, beynimiz kendimizi daha mutlu hissetmemizi sağlar. Gülümsemenin getirdiği serotonin salınımı, anti-depresan işlevi görür, stresi azaltır, ruh halini düzenler ve bağışıklık sistemini güçlendirir. Günümüzde eczanelerden satın alınan anti-depresanların çoğu yan etkilere sahiptir. Ancak bir gülümsemeyle, olumsuz yan etkiler konusunda endişelenmenize gerek kalmaz, doktorunuzdan reçete almanız da gerekmez. Gülümseme ile gelen mutluluk durumu, bizim için birincil sosyal mekanizma olarak inşa edilmiştir ve yaşam boyunca diğerleriyle davranışlarımızı düzenleyen sözsüz bir iletişim aracıdır.

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

“Siz insanları mal-mülk ile kucaklayamaz, kuşatamazsınız. Siz insanları ancak gülümser yüz ve güzel ahlâk ile kuşatabilirsiniz.”[5]

Gülümser olma aynı zamanda bulaşıcıdır. Beyniniz mutlu olduğunda veya gülümseyen başka birini gördüğünde, cingulate cortex’te gülümsemenin yüz ifadesinden sorumlu olan kısmı harekete geçmekte, siz de otomatik bir şekilde gülümsemeye başlamaktasınız. Gülümsemenin güçlü etkisini, bir bebeğin gülümsemesinden de görebilir ve anlayabilirsiniz. Ne kadar yorgun ve ne kadar huzursuz olursanız olun, gülen bir bebek gördüğünüzde kesinlikle gülümseyecek, kendinizi gençleşmiş hissedeceksiniz. Kişi gülümsediğinde hem kendisinin hem de karşısındaki kişinin daha mutlu olmasını sağlamaktadır. Belki de bütün bu pozitif etkileri sebebi ile 7 Ekim dünya gülümseme günü olarak ilan edilmiştir.

Abdullah İbnu Mübarek (ra) güzel ahlâkı şu şekilde tarif ederdi:

“Güzel ahlâk, gülümser olmak, iyilik için elinden geleni yapmak ve insanlara eziyet verici muameleden uzak durmaktır.”[6]

Mekârim-i Ahlâk

Mekârim” kelimesi Arapça’daki “mekremet” kelimesinin çoğulu olup cömertlik, şeref, asalet, övülmüş, beğenilmiş güzel huy ve davranışlar anlamına gelmektedir. “Mekârim-i ahlâk” şeklindeki isim tamlaması ise “övülmüş, beğenilmiş güzel huylar, güzel ahlâk” anlamına gelmektedir.

Enes b. Mâlik (ra) Efendimiz (sas)’i şöyle söylerken işitmiştir:

“Muhakkak ki mekârim-i ahlâk Cennetliklerin işlerindendir.”[7]

Mekârim” kelimesinin kökü olan “kerem”, ruh asâletinin gereği olan “cömertlik ve âlicenaplık, lütuf ve iyilik, merhamet ve âl-i-cenâbâne ihsan, inâyet ve nefâset, izzet ve şeref, kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme” gibi anlamlara gelmektedir. “Kerem” kelimesi, insan hakkında vasıf şeklinde zikrolunursa, güzel ahlâk ve güzel davranışlar kastedilmiş olur.

Kerîm” kelimesi ise, Allah’ın (cc) esmâ-i hüsnasından, “karşılık beklemeksizin veren, iyilik yapan, çok cömert, hayrı ve bağışı tükenmeyen, her türlü şeref ve fazileti kendisinde toplayan, övülmeye lâyık, noksanlıklardan münezzeh” anlamlarına gelmektedir. Allah (cc) kerem sahibi olduğu içindir ki, hak sahibi olmasa bile yaratıklarına nimet verir, karşılıksız bağışta bulunur, günahlarını örter, kötülük yapanları affeder.

Ekram” kelimesi, “keremin kemâl mertebesinde olan, kullarına sayılamayacak kadar, çok nimetler ihsan eden, inkâr ve nankörlüklerine rağmen onları cezalandırmakta acele etmeyen, tevbeleri kabul eden, keremi sonsuz” anlamındadır. Bu anlamıyla ilk inen beş ayet gurubunda şu şekilde yer almaktadır:

اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ

Oku! Senin Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir.” (Alak, 96/3)

Bir diğer âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin “kerem” sıfatı Süleyman’ın (as) dilinden şu şekilde beyan edilir:

وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهٖ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّٖى غَنِىٌّ كَرٖيمٌ

“Şükreden (aslında) kendi öz benliği için şükretmiş olur. Nankörlük edene gelince, Rabbim zengindir (onun şükrüne muhtaç değildir), kerîmdir (çok ikrâm sâhibi ve yücedir).” (Neml, 27/40)

Kerîm” Hak Teâlâ’nın insana ilk ikramı, onu yokluk dünyasından alıp varlık dünyasına getirmesi yani yaratması, bununla da bırakmayıp insana ebedilik bahşetmesi, kendi esmâ-i hüsnasını ve sıfât-ı ulyasını insana yansıtması, ruh, akıl, kalp, görme, işitme vb. sıfatları yarattıklarına da vermiş olması, Âdem oğullarını her bakımdan üstün tutarak onları rızıkların en güzelleri ile taltif etmiş olmasıdır.

وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنٖى اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَثٖيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضٖيلًا

“Gerçekten biz, Âdemoğullarını (diğer canlılar üzerine) üstün kıldık. Karada ve denizde taşıtlar lütfettik ve onlara hoş rızıklar verdik. Kendilerini, yarattıklarımızdan çoğunun üzerine üstün kıldık.” (İsra, 17/70)

Ayrıca daha da önemlisi iman etmeyi ikram etmesi, marifetullah, muhabbetullah, Cennet, cemâlullâh ve rüyetullah gibi üstün derecelere yükseltmesi, mukarrabîn ve ebrâr makamlarına ulaştırmasıdır.

İşte Efendimiz’in (sas) bu dünyadaki vazifelerinden birisi de “güzel ahlâk” ya da “mekârim-i ahlâk” şeklinde adlandırdığımız güzel tutum ve davranışların insandan ne şekilde sadır olabileceği ile ilgili emir, tavsiye ve yönlendirme yetkisi ve görevini deruhte etmiş olmasıdır. Konu ile ilgili önemli bir beyanı şu şekildedir:

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

“Ben, muhakkak ki güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.”[8]

Diğer taraftan “Kerîm” Rabbimizin, “kıymetli ya da değersiz işler ile ilgili değerlendirmesi nasıldır?” bir başka deyimle bu husustaki “ahlâk-ı ilâhî ne şekildedir?” sorusuna Efendimiz (sas) şu şekilde açıklık getirmektedir:

Sehl b. Sa’d es-Sâidî (ra) Efendimiz (sas)’i şöyle buyururken işitmiştir:

“Muhakkak ki Allâhu Teâlâ Kerîm’dir, keremi ve kıymetli işleri sever. Değersiz işlere ise öfkelenir (ya da çirkin görür).”[9]

Mürüvvet”, yiğitlik, mertlik, insanca davranma, insanlık, iyilik, ihsanda bulunma, cömertlik ve lütufkârlık anlamlarına gelmektedir. Mürüvvet kelimesi Türkçemizde ebeveynlerin, çocukları ile ilgili iş güç sâhibi olmaları ve bilhassa evlilik gibi önemli hayat dönemlerini görmekten ve onları yetiştirmiş olmaktan dolayı duydukları sevinç ve mutluluğu ifade eden özel bir kavram haline de gelmiştir.

Hasep” kelimesi ise dar anlamda çocukla anne ve babası, geniş anlamda ise kişiyle usulü (annesi- babası, nineleri-dedeleri) arasındaki soy bağını, ayrıca kişinin kendine mahsus olan ve kendi hasletlerinden ya da soydan gelen özellikleri ve nitelikleri ifade eden bir kavramdır.

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayetle Efendimiz (sas) şöyle buyurdular:

“Kişinin keremi dinidir. Mürüvveti (insaniyeti) aklı iledir. Hasebi (asillik, soy temizliği) ise onun ahlâkı iledir.”[10]

Akıl ve Vera

Salli ve Bârik Duaları

Akıl” kelimesinin aslı, lügatte tutmak ve bağlamak manalarına gelir. Sanki akılla yeni bilgiler elde edilip, insanın akılla kendisine sahip olabilmesi, çeşitli yanlışlıklardan uzak tutabilmesi sebebiyle akıl denilmiştir.[11] Aynı zamanda ilmi elde etmeye yarayan hazır kuvveye de akıl denir. Akıl, ahmaklığın zıddıdır ve çoğulu da ‘ukûl’ olarak gelir. Âkil ise, nefsini zapt eden ve onun isteklerine boyun eğmeyendir. Akıl, işlerde sebat ve kalp gibi anlamlara da gelmektedir. Akıl’a akıl denmesinin sebebi, sahibini tehlikelere düşmekten koruduğu içindir.[12]

Asım Efendi Kâmus’unda şöyle bir tarif yapıyor: “Akıl, ilim ve idrak manasınadır. Zihinde hasıl olan suretten ibarettir. Eşyanın güzellik ve çirkinlik, eksiklik ve fazlalık yönlerini anlamaya akıl etme denir. Bazılarına göre de iki hayır olan şeyin, hayırda daha fazla olanını ve iki şer olan şeyin şer ve kötülükte daha ilerde olanını anlamaktan ibarettir. Bazılarına göre de akıl, manevi bir kuvvettir ki, insan onun vasıtasıyla çirkin ve güzel arasında bir fark görebilir.”[13]

Vera” ise, Allah’tan korkup haramdan, günahtan, kötülüklerden sakınma, dînî buyrukları titizlikle yerine getirme ve takvadır. Vera, günaha düşmekten ve harama bulaşmaktan kaçınmak için şüpheli şeylerden uzak durmaktır. Muhasibi’ye göre vera, Allah’ın hoşuna gitmeyen şeylerden uzak durmaktır. Ona göre takva, Allâh’a yönelenlerin ilk mertebesidir. Takva ile diğer bir üst mertebeye yani veraya ulaşılır ve ulaşılan bu mertebe ile ameller temizlenmiş olur. Çünkü Cenab-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri temiz olmayan hiçbir ameli kabul etmemektedir. Dolayısı ile takva sahiplerinin çoğu takva ile yetinmemiş, kalp ve bedenleri ile çok gayret sarf etmiş, hatta bu uğurda can ve mallarını harcamışlardır.[14]

Soy” ise tıpkı “hasep-nesep” kelimelerinde olduğu gibi “kan bağı ile birbirine bağlı olanlar, aynı atadan gelenler topluluğu” manasına gelmektedir.

Ebu Zer (ra) Efendimiz (sas)’den şu şekilde nakletmektedir:

“Akıl gibi tedbir yoktur. Elini çekme gibi verâ yoktur. Güzel ahlâk gibi soy üstünlüğü yoktur.”[15]

Cedel ve Mirâ

Cedel” özellikle felsefe ve mantıkta sağlam delillere dayalı konuşma ve tartışma sanatı, diyalektik ve eytişimdir. Kur’ân-ı Kerîm, sarsılmaz delillere dayalı şekildeki ilmî tartışma türlerini tahsin eder ve güzel bulurken, “batıl olan, delillere dayanmayan, ruh ve zihinleri karıştırmaktan başka bir işe yaramayan” türünü ise kötüler ve reddeder. Bu durumda “cidal” iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm; güveni kötüye kullanan, nefs ve şeytan doğrultusunda hareket eden kimselerle (Nisa, 4/107) ve hiçbir bilgisi, bir yol göstericisi, aydınlatıcı bir kitabı olmadığı hâlde kibirlenerek insanları Allah yolundan saptırmak için, Allah hakkında fikir yürütmeye kalkışanlarla tartışılmamasını ister (Hac, 22/3; Hac, 22/7-8; Lokman, 31/20). Kitap ehli ile de ancak en güzel bir yolla mücadele edilmesini emir ve tavsiye buyurur (Ankebut, 29/46).

Mira” ise, başkasının konuşmasındaki bir eksikliği belirtmek suretiyle o konuşmaya yapılan herhangi bir itiraz demektir. Bu belirtilen eksiklik ya lâfızda ya anlamda veya konuşanın maksadında bulunur. Efendimiz (sas), bilhassa da Kur’ân-ı Kerîm üzerinde bilgisizce yapılan ve fitneye sebebiyet veren tartışmaları “mirâ” olarak isimlendirir ve bu tür tartışmaların “küfür” olduğunu beyan eder.[16]

Bireyler ya da gruplar arasındaki tartışma ve mücadeleler ise ailede, işte, yerelde ve küresel çapta hayatın her alanında meydana gelmektedir. İnsanlar tartışmaya karşı duygusal ve davranışsal tepkiler bakımından büyük ölçüde farklılık gösterir ve farklı tartışma durumlarında, güven artırıcı ve yapıcı tartışma yöntemlerini içeren stratejilerin nasıl uygulanabileceğini bilmek gerekir.

Tartışma, bir konu hakkında belirli bir bakış açısını kabul etmeye ikna etmek için çaba göstermedir. Bu da muhatabınızın doğruluğunuza inanmasını, mantığınızı ve kanıtlarınızı kabul etmesini sağlama çabanız demektir. Tartışmalar genellikle haklılığımızı ispatlamak için bir araç olarak görülür.

Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeği şu şekilde beyan buyurur:

وَكَانَ الْاِنْسَانُ اَكْثَرَ شَیْءٍ جَدَلًا

“İnsan, tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.” (Kehf, 18/54)

Tartışmalar, tutumların karşılıklı olarak kutuplaşmasına sebep olur. Neticede taraflar kendi düşüncelerinin temel doğru olduğunu hararetle savunmaya devam eder. Bu tartışmalar gerçek bilgiye ve kesin delile dayanmayan, yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek suretiyle hakikati reddetme ve bâtılı savunma amacına yönelik tartışmalar ise durum daha da vahimdir. Çünkü tartışmanın içerisine artık aldatma ve yalan unsurları da girmiş olur.

Kişisel kazanım için yalan söylediğimizde, amigdalamız[17] yalan söylemeye yatkın hale gelmemizi sınırlayan ve engelleyen bir “hoşnutsuzluk” hissi üretir. Ancak, bu hoşnutsuzluk hissi, yalan söylemeye devam ettikçe azalır ve ne kadar azalırsa yalanlarımız da o kadar büyük hale gelir. Dolayısı ile bu durum, küçük sahtekârlık eylemlerinin, daha büyük yalanlara doğru gittiği “kaygan bir eğimi” netice verebilir. Tıpkı şimdi aktaracağımız hadîs-i şerifte Efendimiz’in (sas) beyan buyurdukları gibi:

“Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.”[18]

Ebu Ümâme (ra) Efendimiz (sas)’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Haklı bile olsa tartışmayı bırakan kişi için Cennet’in kenarında bir köşke kefilim.

Şaka şeklinde söylüyor olsa dahi yalanı terk eden kişi için Cennet’in ortasında bir köşke kefilim.

Ahlâkını güzelleştiren kişi için ise Cennet’in en yüksek noktasında bir köşke kefilim.”[19]

Hayırlı Olma

Hayırlı olma, mutlak olarak Allah rızası için yapılan iyilik anlamını taşır. Bu anlamıyla hayırlı olma, salih amel ile aynı şeyi ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm, hayırlı olmayı bir övgü ifadesi olarak nazarlarımıza verir (Sad, 38/45-48).

Abdullah İbnu Amr (ra) Efendimiz (sas)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Sizin en hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”

Abdullah İbnu Amr (ra) devamla şunu belirtmektedir:

“Efendimiz (sas)’de çirkin söz söyleme ahlâkı olmadığı gibi, kendisinden hiçbir zaman çirkin söz de çıkmamıştır.”[20]

Bazı huylar vardır ki bunlar hem güzel ahlâk hem de kötü ahlâk gibi görünebilir, bir anlamda çift yönlülük gösterebilirler. Mesela insan, saygın görülmeyi, onurlandırılmayı ve övgüyle karşılık görmeyi sevebilir. Bu özelliği, bir kimseyi güzel ahlâkı iktisap etmeye yönlendiriyor da olabilir. Bu huy ya da özellik, bilhassa da gençlerin ahlâkî gelişiminde onları teşvik edici olduğundan, müsamaha ile karşılanmalı ve kötü ahlâk emaresi olarak düşünülmemelidir.

Muaz b. Cebel (ra) anlatıyor: Bir gün bir adam Nebî (sas)’e gelerek şöyle dedi:

“Yâ Resulallah! Ben övülmekten hoşlanan bir insanım!”

Adam bunu söylerken, övülmekten hoşlanmanın dini açıdan sakıncasının olup olmadığı hususunda kendisinde bir tedirginlik hissediyordu. Resülullah (sas) şöyle cevap verdi:

“Öldüğünde arkanda bir boşluk hissettirecek şekilde övgüye lâyık bir tarzda yaşamana herhangi bir mâni yoktur. Muhakkak ki ben mehâsin-i ahlâkın bütünü üzerine gönderildim.”[21]

Zulüm

Zulüm” kelimesinin Arapçada iki kök manası bulunmakta bunlardan birincisi ziya ve ışık kelimelerinin karşıtı, ikincisi de “bir şeyin kendi layık olduğu yerinden başka bir yere konmasıdır.” Bu kelime dilimizde en geniş şekliyle “haksızlık” kelimesi ile karşılanmaktadır. Bu açıdan Kur’ân-ı Kerîm’de “bi ğayri’l-hak / haksız yere” şeklindeki ifadeler de “zulüm” manasını ifade etmektedir (Ali İmran, 3/21; Araf, 7/33; Hac, 22/40).

Bu kelime ve müştaklarının kullanıldığı ayetler sayıca fazla olmakla birlikte insan, sadece iki ayette doğrudan “zalim” olarak nitelenmiştir:

وَاٰتٰیكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا اِنَّ الاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ

“Size her istediğinizi verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymak isterseniz sayamazsınız. (Buna rağmen) yine de insan çok haksızlık edendir, çok nankördür!” (İbrahim, 14/34)

Ayet–i kerimedeki “ma” harfi “olumsuzluk ma’sı” olarak kabul edilirse o takdirde anlam, “istemediğiniz halde her şey verildi” demek olur. Çünkü Allâh’ın nimetleri sırf “isteme” ile ulaşılamayacak derecede zengin ve çeşitlidir. İnsan bırakınız nimetleri tek tek saymayı nimetlerin ne türlerini ne de cinslerini dahi saymayı bilemez. Dolayısı ile insan, ya verilen nimetlerin şükründen gafil olmakla Allâh’a karşı ya da haramlara yönelmekle nefsine karşı zalim bir konuma düşmektedir.

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

“Biz, emaneti (Allah’a itaat ve ibadetleri), göklere, arza ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 33/72.)

Zulmü genel manada üçe ayırabiliriz:

a) İnsanın, Yüce Yaratıcıya şirk koşarak zulüm karanlıklarına dalmasıdır ki Kur’ân-ı Kerîm’de bu husus şöyle belirtilir:

وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِهٖ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَیَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ

“Lokman oğluna öğüt vererek şöyle demişti: Yavrum, Allah’a ortak koşma, çünkü şirk şüphesiz büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13)

b) İnsanla insan arasındaki zulümdür. Bu husus da şöyle belirtilir:

اِنَّمَا السَّبٖيلُ عَلَى الَّذٖينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِى الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ اُولٰئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ

“Ancak şunlar aleyhine yol vardır ki, insanlara zulmederler ve yeryüzünde haksız yere saldırırlar. (İşte bunlar kınanırlar ve) böylelerine acı bir azap vardır.” (Şura, 42/42)

c) İnsanın kendi nefsine zulmetmesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:

وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ فَقَدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ

“Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa o mutlaka nefsine zulmetmiştir.” (Talak, 65/1)

İster amelî isterse de akidevî zulümde, insan neticede kendi nefsine zulmetmiş olmaktadır. Çünkü bu dünyada haksızlık yapanların ahirette ceza, mazlumların ise mükâfat göreceği Kur’ân-ı Kerîm’de müteaddit yerlerde zikredilmektedir. Allah’ın zulüm olarak nitelendirdiği davranışlar arasında kısaca şunları görmekteyiz. Hemen belirtelim ki bu sayacağımız davranışlarda bulunanlar Kur’ân-ı Kerîm’de “en zâlim” olarak vasıflandırılmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm; mescidlerde Allah’ın anılmasının yasaklanmasını (Bakara, 2/114), şahitliğin gizlenmesini (Bakara, 2/140), Allah adına yalan uydurulmasını veya O’nun ayetlerinin yalanlanmasını (Enam, 6/21), Allah’ın âyet-i kerîmeleri okunduğunda yüz çevrilmesini (Kehf, 18/57) zulüm olarak nitelendirmiştir.

Ukbe b. Âmir (ra) şöyle anlatıyor: Bir gün Resülullah’a (sas) rastladım, koştum, yanına varınca elimden tuttu ve şöyle buyurdu:

“Ey Ukbe! Sana dünya ve âhiret ehlinin en faziletli ahlâkını haber vereyim mi? Seninle alakasını kesenlere karşı alakanı kesmezsin. Seni mahrum edenlere mahrum etmez verirsin. Sana zulmedenleri bağışlarsın. Dikkat edin! Kim ömrünün uzun, rızkının bol olmasını isterse akrabaları ile irtibat kursun.”[22]

İnşâAllâh “Güzel Ahlâk III” yazısı ile tamamlayacağız.


[1] El-İsfehânî, Râğıb, el-Müfredât fi Ğarîbi’l-Kur’ân, s. 833, İstanbul-1986.

[2] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Yayınevi, 1/169-170.

[3] Tirmizî, Birr, 55 (1987).

[4] Süleymân b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî (ö. 360/971), Mekârimu’l-Ahlâk, s. 322 (30), (Ebû Bekr Abdullah b. Muhammed b. Ubeyd İbnu Ebi’d-Dünya’nın (ö. 281/894) “Mekârimu’l-Ahlâk” adlı eserine ek halde), Nşr. Muhammed Abdülkādir Atâ, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut–1989.

[5] Hâkim, Müstedrek, 1/124 (427).

[6] Tirmizî, Birr, 62 (2005).

[7] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/229 (13623), 8/245 (13685); Taberani, Evsat, 6/313 (6501).

[8] Muvatta, Kitabu’l-Cami, 10 (2633); Hâkim, Müstedrek, 2/613 (4221); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/381 (8939); Buhârî, Edebü’l-Müfred, C. 1, s. 143 (273).

[9] Hâkim, Müstedrek, 1/48 (153); Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/284; İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk, 4/353, 7/90.

[10] Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 2/365 (8759); Hâkim, Müstedrek, 1/123 (426); benzer lafızlar ile Muvatta, Cihad, 35 (1332).

[11] Ebu’l-Kasım Hüseyin b. Muhammed er-Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fi Garîbi’l-Kur’ân, Halebî bsk., s. 341-342, Mısır, 1961.

[12] Cemâluddin Muhammed b. Mükrim b. Manzur el-Ifrîkî el-Mısrî, Lisânü’l-Arab, I-XII, c. II, s. 458-459, Dâru Sadr, Beyrut-trsz.

[13] Âsım Efendi, Kâmus Tercemesi, I-IV, c. 3, s. 1446, İst. 1305.

[14] Muhasibi, er-Riaye lihukukillah, s. 41, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, trsz.

[15] İbni Mâce, Zühd, 24 (4218).

[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/286 (7835); 2/258 (7499); Ebu Davud, Sünne, 5 (4603)

[17] Amigdala (Latince: corpus amygdaloideum): Beynin medial temporal lobunun derinlerinde yerleşen nöronların oluşturduğu badem şeklindeki önemli bir beyin bölümü. Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasında temel role sahip bölge. Başta korku olmak üzere, duyguların denetiminden sorumlu olan amigdala; sempatik sinir sisteminin harekete geçirilmesi için hipotalamusa, refleksleri artırmak için talamik retiküler nükleusa, yüzde korku ifadelerinin oluşması için fasial ve trigeminal sinir nükleuslarına uyarı sinyalleri gönderir. Ayrıca dopamin, noradrenalin ve adrenalin salgılanması için ventral tegmental bölgeye ve tegmental nucleusa da çeşitli uyaranlar gönderir.

[18] Muvatta, Kitabu’l-Cami, 77 (2831).

[19] Ebu Davud, Edeb, 8 (4800); Tirmizi, Birr, 58 (1994); İbn Mace, Mukaddime, 7 (51).

[20] Buhari, Edeb, 38 (6029), 39 (6035); Tirmizî, Birr, 47 (1975).

[21] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/51 (12682).

[22] Hâkim, Müstedrek, 4/161-162 (7285); Mamer b. Raşid, el-Câmi’ (Abdurrezzâk San’ânî’in Musannef’i içerisinde), 11/172-173 (20237).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s