Güzel Ahlâk III

Musa Kâzım GÜLÇÜR

31 Aralık/2019

Giriş

Bir önceki yazımızda güzel ahlâk konusunu “takva, hilim, beşuş olma, mekârim-i ahlâk, akıl ve vera, cedel ve mira, hayırlı olma ve zulüm” konuları ile irtibatlı bir şekilde tahlil etmeye gayret etmiştik. Bu yazımızda da Efendimiz’in (sas) güzel ahlâk ile ilgili diğer tarif ve tavsiflerini irtibatlı olduğu konularla ile birlikte tahlil ederek tamamlamaya çalışacağız.

Vahdaniyet ve Güzel Ahlâk

Vahdaniyet, birlik, yalnız başına olmak, benzeri olmamak, çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatları taşıyana “Vahid” denir ki, gerçekte var olan, parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri bulunan zat demektir.

Onun için Yüce Allah zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde ve diğer bütün sıfatlarında birdir. Ortaktan, eşi ve benzeri bulunmaktan beridir. Kendisinde artmak, eksilmek, cüzlere ayrılmak, başka varlıklarla birleşmek gibi haller asla bulunmaz.

Vahdâniyyet, Allah’ın (cc) ulûhiyyeti itibarı ile dengi olmayan, yaratıklara özgü niteliklerden uzak ve unsurlardan teşekkül etmeyen bir varlık olduğunu ifade eder.

Vahdaniyet, Allah Teâlâ’nın kemal sıfatlarının en önemlisidir. Çünkü bu sıfat, Allah Teâlâ’nın Zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir olduğunu, saltanat ve icraatında ortaksız bulunduğunu ifade etmektedir.

Allâh’ın (cc) vahdaniyeti dört şekilde düşünülür:

a. Zâtında Vahdâniyyet. İlâhî zâtın hücreler gibi unsurlardan ve organlardan meydana gelmemesi ve birleşik varlık niteliği taşımamasıdır.

b. Sıfatlarında Vahdâniyyet. Bütün sıfatlarının eksiklikten münezzeh olması ve her birinin alanıyla ilgili her şeyi kapsamasıdır.

c. Rubûbiyyette Vahdâniyyet. Vahdâniyyetin bu kısmı Allah’ın ibadet edilmeye lâyık yegâne varlık olmasını ifade eder.

d. Fiillerinde Vahdâniyyet. Allah’ın Zâtı, sıfatları ve mâbud oluşunda dengi bulunmadığı gibi fiillerinde de dengi yoktur.

Allah’ın (cc) vahdâniyetini, ibadete layık yegâne varlık oluşunu, zatında ve sıfatlarında tekliğini ve birliğini zihin ve kalp yoluyla kabul etmeye ise “tevhid düşüncesi” ya da kısaca “tevhid” demekteyiz.

Gazali, “tevhid” için dört aşama kabul etmektedir:

İlk aşama gafil bir kalp ile “lâ ilâhe illallâh” (Allâh’tan başka Tanrı yoktur) demektir ve bu derecedeki kimse sadece dili ile muvahhittir.

İkinci aşama, dilde ikrar ile oluşan tevhidin manasını, kalben de tasdik etmektir.

Üçüncü aşama ise, keşif yolu ya da Hak nuru ile gerçeği müşahede etmektir. Bu kısım, mukarrebler makamıdır.

Tevhidde ki dördüncü ve en yüksek olan aşamada ise fert, yalnız bir olan Allâh’ı müşahede eder ki bu sıddîkların müşahedesidir. Buna “fena fi’t-tevhid” makamı da denir. Bu makamdaki bir kişi, sadece bir olan Allâh’ta fani olduğu için artık kendini göremez, tevhide müstağrak bir hale gelir, diğer varlıkları da görmez olur.[1]

Enes (ra)’den merfu olarak gelen rivayette şunu görmekteyiz:

“Arşın altında Allâh azze ve celleye ait yeşil zebercetten bir levhada şu yazılıdır:

“Ben, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allâh’ım. Ben, merhametlilerin en merhametlisiyim. Üç yüz on küsur ahlâk yarattım. Her kim “lâ ilâhe illallâh” şahitliği bulunmak kaydıyla bu üç yüz on küsur ahlâktan birisi ile gelirse Cennet’e girer.”[2]

Salih Amel ve Güzel Ahlâk

“Amel” kelimesi sözlükte “iş, çaba, fiil, çalışma” gibi manalara gelir. İman, kalbin ameli olarak kabul edilmiştir. Cenab-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri kimin daha güzel amel yapacağını görmek için yeri ve gökleri yaratmış (Kehf, 18/7), bu amaçla da insanı yeryüzünün halifesi yapmıştır (Yunus, 10/14). Ahirette, zerre kadar iyi amel yapmış olanlar mükafatlarını, zerre kadar da kötü amel yapmış olanlar da cezalarını göreceklerdir (Zilzal, 99/7-8). İyi ameller kuvvet derecelerine göre farz, vacip, sünnet, müstehap veya mendup olarak sıralanırlar.

Üsâme b. Şerîk’in naklettiğine göre:

“Hangi amel daha faziletlidir?” sorusuna Efendimiz (sas):

“Güzel ahlâk” şeklinde cevap vermiştir.[3]

Amellerin kabul edilebilir olması için, güzel ahlâkın yanı sıra takvalı ve iffetli olma da önemlidir.

Kısa ve çok sathi denilebilecek bir kategori düşünecek olursak takvayı şu üç kısım itibarı ile bir çerçeve içine alabiliriz. Takva:

1. İnsanın yaptığı ibadetlerde, kusur edeceği endişesi ve korkusuna düşerek, elinden geldiği nispette kusurlardan korunması,

2. İnsanın ibadetlerinde, Allah rızasını istemenin dışında, herhangi bir dünyevi maksat gözetmemesi,

3. İnsanın, ibadetlerinde, Allah’tan başkasını ortak hale getirip de şirke düşmekten korunmasıdır.

İffet” ise lügatte, çirkin bir şeyden elini çekmek ya da bir şeyin azlığı manalarına gelmektedir. Istılahta iffet, bir kimsenin şer’i şerîf dairesinde kalıp, fısk u fücurdan uzak durmasıdır.[4] İffet’i, insanın nefsinde şehvetin galip gelmesini önleyici bir hale bürünmesi[5] şeklinde tarif edenler olduğu gibi, benliği, hayvani dürtülere karşı zapt u rabt altına almak, gayr-ı meşru bütün arzuları terk etmek şeklinde kabul edenler de olmuştur. Namuslu, şerefli, ahlâklı, izzetli, haysiyetli, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler için de “afîf” tabiri kullanılmaktadır. Dolayısı ile iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir.

Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: Ashab, Resülullah’tan (sas) en fazla neyin insanları cennete girdirdiğini sordular:

“Allah’a takva ve güzel ahlak!” buyurdular.

İnsanları en fazla neyin ateşe girdirdiği soruldu:

“Ağız ve ferc!” buyurdular.”[6]

Sessiz Kalma

Sessiz kalma iki yönlü olarak düşünülürse, bunlardan birincisi dilin susması, ikincisi ise kalbin sükutudur. Bir örnekleme yapacak olursak, Allâh’ın (cc) rızıkları taksimine gönülden rıza gösteren kimsenin kalbi, bu taksim karşısında iç sesi ile bir şeyler söylemiyorsa sessiz kalmış demektir. Ya da eşyada meydana gelen hadiselerin, Allâh’ın (cc) hükmüne uygun bir şekilde cereyan ettiğini düşünen bir arif, bu kabulü ile kalben sükût etmiş olmaktadır. Ya da bir mana eri sırrını, hafisini ve ahfasını ehil olmayandan koruyor, her önüne gelene iç dünyası ile ilgili sırlarını anlatmıyorsa bu da onun sessiz kalması demektir.

Efendimiz (sas) bir hadîs-i şerîflerinde, “sessiz kalan kurtulur” (Tirmizi, Kıyâmet, 50) buyuruyor. Bu durumun aksinde, yani konuşmalarda ise, benliğin hissettiği gizli bir haz, güzel hitaptan dolayı beğenilmeyi arzu etme, güzel konuşma ile başkaları arasında belirgin hale gelmeyi isteme, şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi ve rütbe hırsı gibi manevi tehlikeler bulunabilir. Buna karşılık hikmet dediğimiz cevher, genelde sessiz kalmakla elde edilebilir. İnsanın bir dili olmasına mukabil iki gözü, iki kulağı ve bir de gönlü vardır. Bu da sanki bir konuşuyorsa, en az iki gözlem yapma, iki dinleme ve bir de anlamaya çalışma olarak beş defa susması gerektiğine bir işaret gibidir.

Ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi peşine düştüğün hususlardan sorumludur.” (İsra, 17/36)

Enes’ten (ra) rivayete göre bir gün Efendimiz (sas) Ebû Zer (ra) ile karşılaşmış ve ona şöyle sormuştur:

“Ey Ebâ Zer, insanın yapması kolay olan ama mîzanda diğer hepsinden daha ağır gelen iki hasleti sana söyleyeyim mi?” Ebû Zer:

“Buyurunuz, söyleyiniz Yâ Resulallah” deyince, Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Sana güzel ahlâkı ve sessiz kalmanı öğütlerim. Nefsimi kudret elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki insanlar bu iki hasletten daha güzeli ile süslenmemişlerdir.”[7]

Sessiz kalmamanın alternatifi konuşmaktır. Konuşma ise iki sonuçtan birisini üretir. Ya muhtevası güzelliklerle dolu hayır konuşulur ya da muhtevası olmayan boş konuşmalar yapılır. Boş konuşmaların ne kişiye ne de etrafına bir faydası olmayacağı herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kim ahlâkını çirkinleştirirse nefsine azap etmiş, üzüntüsünü artırmış ve vücudunu hastalıklı hale getirmiş olur. Kim de insanlarla boş konuşmalara dalarsa kerameti gitmiş, mürüvveti de düşmüş olur.”[8]

Hevâ-i Nefs

İnsan benliğinin, aklen ve dinen yasaklanan kötülüklere meyline, doğruluktan ve faziletten saparak hazlara yönelmesine “nefsin hevasına uyması” denilir. Kur’an-ı Kerim’de heva kelimesi bütünüyle olumsuz anlamda kullanılmış, temel sapıklık sebeplerinden biri olarak beyan edilmiştir. Bazı bireylerdeki kötü ve yanlış davranışlar, güzel ahlâkı ruhsal ve zihinsel olarak içselleştirememekten kaynaklanabilir. Benliklerini, kudsî kaynağa yönelerek zaptu rapt altına alamamış, nefis ve şeytanın elinde kalmış kem talihliler zaman içerisinde kötü davranışlar sergilemeye başlarlar. Bu kısır döngünün kırılmasının yegâne çaresi Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine sığınmak, O’nun hısn-ı hasînine dehalet etmektir.

Ziyad b. Alaka amcasından (Kutbe b. Mâlik) rivayetle, Efendimiz (sas)’in şu şekilde Allâh’a sığındığını belirtmektedir:

“Allâhım! Beni kötü ahlâktan, hevâ-i nefse uymaktan ve yanlış işler yapmaktan uzaklaştır.”[9]

Mutluluk ve Güzel Ahlâk

Normalde mutluluk bir durumdur, bir özellik değildir. Başka bir deyişle, uzun süreli, kalıcı bir özellik veya kişilik özelliği değil, daha kısa süreli ve değişebilir bir durumdur. Ancak mutluluğu zaman içerisinde çoklu duygusal tepkilerin kalıcı bir toplamı haline getirmek mümkündür. Çünkü mutluluk, kişinin mevcut durumundan genel memnuniyeti ile karakterize edilen bir durumdur. Şayet bu mevcut durum güzel ahlâk şeklinde ise, kişinin mutluluğu da gerçekleşmiş demektir. İnsanlar faaliyetlerinde diğer pek çok canlıya benzeyebilir, ancak güzel ahlâk arayışı bizi insan yapan ve benzersiz kılan karakterin anahtar bir parçasıdır. Hayatın amacı, anlamı, kâmil birey olma arayışı, kişinin güzel ahlâk ile tam bir şekilde potansiyeline ulaşması ve fonksiyonelliğini tam olarak yerine getirebilmesi ile gerçekleşebilir.

Zihin, dış dünyada neyin olduğunu anlamakta ustadır. Ancak bakışlarını nasıl içe çevireceğini ve içeride ne olduğunu görmeyi başarmakta zayıf kalır. Mutsuzluğun kaynağı içeride olduğundan, problemi zihin gözümüzle ve kalbimizle çözmemiz gerektiğini hissetsek bile, yine de harici bir neden bulmaya çalışırız. Birtakım korkular, disiplin, öz güven eksikliği ve harice nazar etme alışkanlığı, problemlerin içteki kaynağını görmezden gelmemize neden olur. Böylece dışa doğru çevirdiğimiz nazarlarımızla, başkalarını suçlamak için bahaneler ararız. Çevremizi ve dışsal unsurları suçlamak anlık bir rahatlama sağlar. Böylece her türlü sorunun kaynağını dış dünyada arama alışkanlığı geliştiririz. Bu durum takdir edileceği üzere kötü ahlâkın ve neticede mutsuzluğun oluşmasının asıl amili haline gelir. Bu şekildeki ruhsal ve zihinsel sefaletin üstesinden gelmenin tek yolu kalbi, ruhu ve zihni düzenli ve huzurlu hale getirme, bu vesile ile de mutluluğa ulaşmadır.

Câbir (ra)’den rivayet olunduğuna göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Güzel ahlâk kişinin mutluluk vesilesidir. Kötü ahlâk ise kişinin mutsuzluğuna sebeptir.”[10]

Fiillerini seçme serbestisi, insanda iyi ya da kötü ahlâk şeklinde kendisini gösterir. Ahlâk ibresinin bir ucunda iyi olarak tanımladığımız fedakârlık, cömertlik vb. diğer asil özellikler, zıt kutbunda ise kötü ve çirkin olan bencillik, şiddet, yıkıcılık vb. dürtüler bulunur.

İyilik, her türlü iyi tutum ve davranıştır. İyi, doğru, faydalı ve sevap kazanmaya vesile olan işlerdir. İyilik; iman, ibadet ve ahlâka dair bütün güzel hasletleri kapsayan bir kavramdır. İyiliğin önemi ve gerekliliği, kötü ahlâkın zararları ve yanlışlığı hemen herkesin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur.

Râfi b. Mükeyyes’ten nakledildiğine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Hüsnü’l-meleke (güzel ahlâk) berekettir. Ahlâksızlık ise kötülüktür. Yapılan iyilik ömrün artmasına bir sebeptir. Verilen sadaka ise kötü bir şekilde ölmeye manidir.”[11]

İslami bir bakış açısından insan yaşamının amacı, bu dünyevi hayatı İlahi İradeye uygun olarak yürütme, Yaratıcıya ibadet, dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmektir. Doğruluk ve dindarlık her şeyden önce gerçek ve samimi bir inanca dayanır. Güzel ahlâkın ve iyi davranışların anahtarı, her zaman ve her yerde her şeyi gören, kalplerin sırlarını ve tüm eylemlerin ardındaki niyetleri bilen Yüce Yaratıcı ile samimi ve güçlü bir ilişkidir. Dolayısıyla İslam, ahlâk arayışını ibadet düzeyine yükseltirken doğrudan insan aklına, kalbine ve ruhuna hitap eder.

İbni Abbâs (ra)’tan rivayet olunduğuna göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Güzel ahlâk, suyun kırağıyı eritmesi gibi hataları eritir. Kötü ahlâk ise, sirkenin balı bozması gibi yapılan güzel işleri bozar.”[12]

Bu hadîs-i şerîf’in yine İbn-i Abbâs hazretlerinden gelen diğer bir rivayeti ise şöyledir:

“Güneşin kırağıyı eritmesi gibi güzel ahlâk da hataları eritir.”[13]

Müslümanlardan beklenen en temel karakter özelliklerinden bazıları dindarlık, alçakgönüllülük ve Allâh’a (cc) derin bir hesap verebilirlik hissidir. İslam, kibir ve bu dünyanın geçici zevklerine aşırı bağlılığa karşı uyarır. Maddi dünyanın kalbimizi doldurmasına izin vermek kolay olsa da önemli olan Rabbin hoşnutluğunu arama, ​​maddi dünyayı Allâh’ın rızası ve rehberliğine uygun olarak kullanmadır. İslam geniş bir çerçevede bireyin güzel ahlâkı iktisap etmesini beklerken, aynı zamanda toplumun ahlaki sağlığı ile de yakından ilgilidir. Bir Müslümanın sadece erdemli olması değil, aynı zamanda erdemi sevmesi de beklenir. Sadece ahlâkî açıdan sağlıklı olmakla kalmamalı, aynı zamanda bütün olarak toplumun ahlâkî sağlığına da katkıda bulunulmalıdır. Bireyin ve toplumun refahına yol açan her şey İslam’da ahlâkî açıdan iyidir ve zararlı olan her şey de ahlâkî açıdan kötüdür.

Enes (ra)’ten rivayet olunduğuna göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Güzel ahlâk dinin kabıdır.”[14]

Yine Enes (ra)’ten diğer bir rivayette ise Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Güzel ahlâk dinin yarısıdır.”[15]

İyi Karakter ve Ahlâk

İslam bize insan olarak, en iyi ahlâkî erdemlerle karakterize edilen prensiplerin çizgisini takip etmeyi ve yanlış davranışlardan kaçınmayı öğretir. Kötü karaktere sahip bir kimse sadece kendisine değil, topluma da zarar verir. Yalan söyleyen, haksızlık yapan, aldatan ve ihanet eden kesinlikle başkalarının güvenini ve saygısını kaybeder. Kötü ahlâklı bir insan kendisini Allah’ın öfkesine ve insanların nefretine maruz bırakmış olur. Bir Müslümanın hayatının en önemli yönlerinden biri, yüksek ahlâkî standartlara sahip olmaktır. İslam’ın ahlâkî sistemi çok ayrıntılı ve eksiksiz bir konsepttir. İslam ne kadar küçük olursa olsun insanın ahlâkî hayatının her alanına hitap etmektedir. Dolayısıyla, değerler, tutumlar, davranışlar, ibadetler ve öğretilerle ilgili temel amaç, güzel ahlâka dayalı bir kişilik meydana getirmektir. Eğer kişi iyi bir karaktere veya yüksek ahlâkî değerlere sahipse, mükemmel bir kişiliğe sahip demektir.

Üsâme b. Şüreyk’ten nakledildiğine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allâh’a en sevgili kullar, ahlâkı en güzel olanlardır.”[16]

İslam, bireylere ve toplumlara rehberlik eden eksiksiz bir öğretiler bütünüdür. Güzel ahlâk da bireyin davranışları ve hayat tarzı ile ilgili yüksek standartta bir değerler kümesidir. İslam, evde aileden başlayarak, merhamet ve nezaket merkezli sosyal bir sorumluluğu ve güzel ahlâkı savunur. Güzel ahlâk, İslâm’ın beş esası olan kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekât gibi farz eylemlerde tezahür eder ve çok temel bir konumdadır. Kelime-i şehadet, Allâh’ın varlığına, birliğine ve Efendimiz’e (sas) gönülden inancın ifadesi olarak doğruluk ve dürüstlükle ilgilidir. Namaz, diğer ibadetler gibi Allâh’a kulluk bilinci ile ilgilidir. Zekât, muhtaçlara yardım etmekle ilgilidir. Hac, ümmet şuuruna bağlılık göstergesidir. Oruç, kendini kontrol etmeyi, fakirler ve ihtiyaç sahipleri ile ilgili bilinç oluşturan bir ibadettir. Bu eylemler hep birlikte hem başkalarına karşı güzel tutum ve davranışları hem de bireyin kendisine karşı ödevlerini yerine getirirken Allâh tarafından murakabe ve gözetim altında olduğu şuuruna odaklandığını göstermektedir.

Enes (ra)’ten rivayet olunduğuna göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“İnsan, ibadetleri itibarı ile zayıf olsa dahi güzel ahlâkı sayesinde, âhirete ait çok büyük derecelere ve çok şerefli menzillere ulaşır. Ancak bir kimse çokça ibadet ediyor olsa bile, kötü ahlâkı sebebi ile Cehennem çukurlarının en derinine düşer.”[17]

Güzel ahlâk ilahi bir karakterdir. Başkalarına, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin bütün insanlara gösterdiği cömertlik ve hayırseverlikle davranmaktır. İslam ahlâkı, samimiyet, dürüstlük, alçakgönüllülük, adalet, sabır, sözünde durma ve nezaket gibi ahlaki güzelliklerin dikkate alınmasını benimser. İslami yaşam sisteminin aydınlık bir özelliği, tüm insanlığa merhamet, sempati ve mülâyemetle kapsamlı davranışlar öğretmesidir. Tüm bu öğretiler, insanlara verilen sorumluluk dikkate alınarak oluşturulmuştur. Eğer ahlâkta mükemmelseniz, inançta da mükemmelsinizdir. Yüksek ahlâkî nitelikler, bu değerlere ulaşmak isteyenler için gerçek yol gösterici ve aydınlık bir şehrahtır.

Abdullah b. Amr, Efendimiz’in (sas) aşağıdaki soruyu sorduğunu ve bu sorusunu üç defa tekrar ettiğini rivayet etmektedir:

“Bana en sevgili olanlarınızı kıyamet gününde de en yakınımda bulunacakları haber vereyim mi?”

Bizler:

“Evet, Ya Resulallah haber veriniz” deyince Efendimiz (sas) şöyle devam buyurdular:

“Ahlâkça en güzel olanlarınızdır.”[18]

Cenab-ı Hakk’ın mükemmel bir şekilde yarattığı insan doğası ve fıtrî ahlâkı, şayet yanlış yönlendirilir ya da yanlış eğitilirse, birçok iç ve dış faktörün de olumsuz etkisi ile gayr-ı ahlâkî tutum ve davranışlara zemin hazırlanmış olur. İnsan kişiliğinde meknuz bulunan tüm duygular eğer doğru kullanılırsa, iyi ve güzel ahlâka ait kodlar meydana getirilmiş olur. Ancak herhangi bir zamanda tutum ve davranışlarda bir kusur veya bir kayma fark ediliyorsa, bu duyguların kötüye kullanılması sebebiyledir. İyi ahlâk kabiliyeti Cenâb-ı Hak tarafından ruh ve kalp dünyamıza bahşedilmiştir ve bu yetenek irade ve eğitim yoluyla güçlendirildiği ölçüde sürçme ve kaymalara karşı koruma sağlayacaktır. Kısacası, hoşgörü, dürüstlük, doğruluk, cesaret, iffet, tüm bunlar yüksek ahlâkî niteliklerdir ve ancak üzerine eğilmek ve korumakla gelişir ve güzelleşir.

Üsame b. Şüreyk’den rivayet olunduğuna göre bir gün Efendimiz (sas)’e şu şekilde bir soru soruldu:

“Ya Resulallah, kişiye verilen en güzel şey nedir?” Efendimiz (sas) şu şekilde cevap verdi:

“Güzel ahlâktır.”[19]

Yine Üsâme b. Şüreyk’ten nakledildiğine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allâh’ın insanlara bağışladığı en hayırlı şey güzel ahlâktır.”[20]

Mehâsin-i Ahlâk

İslam hem bireysel hem de kolektif ahlâk ilkelerine sahiptir. Bu temel ahlâk ilkelerinin en belirgin olanları; doğruluk ve dürüstlüğün temini, adaletin tesisi ve insanlar için maslahat unsurlarının -ki buna mesalih-i hamse de denilir (inancın korunması, hayatın korunması, aklın korunması, neslin korunması ve malın korunması)- gerçekleştirilmesidir. Kurân-ı Kerîm’in asli vurguları barış, şefkat ve merhamettir. Bunlar da ancak güzel ahlâk ile ikame edilebilir.

Alâ b. Kesîr’den mürsel olarak yapılan bir rivayette Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki mehâsin-i ahlâk Allâhu Teâlâ’nın katında gizli bir hazine halindedir. Allâh (cc) bir kulunu sevdiği zaman ona güzel ahlâk ihsan eder.”[21]

Bütün ulemâ ve entellektüeller ahlâk konusunda şu üç ortak ilkede buluşurlar:

1. Ahlâkın kaynağı vahiydir.

2. Ahlâkın kaynağı akıldır.

3. Ahlâkın kaynağı sezgidir.

Biz bu üç kaynaktan son ikisini şerh düşerek, birincisini ise bütün insani fakültelerimizle kabul ediyoruz. Ancak Efendimiz’den (sas) öğrendiğimiz “güzel ahlâkı hibe ve lütfedenin Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri olduğu” hususunu da hepsini itmâm eden dördüncü ve çok kıymetli bir unsur olarak belirtmek istiyoruz. Çünkü Ebû Hüreyre (ra)’den nakledildiğine Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Muhakkak ki güzel ahlâkı oluşturan güzel huylar Allâh Teâlâ’dandır. Allâh Teâlâ her kim için hayır murad buyurursa ona güzel ahlâk ihsan eder. Ama her kim için de kötülüğe dalmasına müsaade etmişse ona kötü ahlâk musallat olur.”[22]

Kur’an-ı Kerîm’de din özgürlüğünü destekleyen ayetler yer almaktadır. Bu sebeple olsa gerek, Efendimiz’in (sas) başkanlığını yaptığı ilk İslâm devleti ve hulefâ-i râşidîn dönemlerinde Yahudiler, Hristiyanlar, Zerdüştler ve Sabiiler kendi dini inançlarını özgürce yaşamışlardır. Benzer şekilde Hindular, Budistler ve Arabistan dışında birtakım putlara tapanlar da asr-ı saâdet yönetimleri tarafından İslam’ı kabul etmek zorunda bırakılmamışlardır. İran, Hindistan, Afganistan ve Orta Asya’nın Müslüman fatihleri, ​​farklı dinlerle karşılaştıklarında hepsine dinlerini rahatça yaşama ve inanç özgürlüğü tanımışlardır. Benzer şekilde Mısır, Kuzey Afrika ve Sudan’ı fetheden Müslümanlar, tüm bu farklı topluluklara inanç özgürlüğü ve hatta kendi yasalarını uygulama özgürlüğü tanıma konusunda tereddütlü davranmadılar. Mesela Bağdat’taki Yahudiler her Müslüman başkentinde kendi dini uygulamalarını rahatça ifa ettiler. Benzer şekilde İskenderiye Patriği Mısırlı Kıptîler üzerindeki denetimini devam ettirirken, Antakya Patriği Suriye Hıristiyanları üzerindeki hakimiyetinde herhangi bir güçlükle karşılaşmadı. Bu durum İslâm’ın gerektiğinde inanmayanlara dahi toleranslı yaklaşımının en bariz örneklerindendir.

Ebû Hüreyre (ra)’den nakledildiğine Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

Allâh Teâlâ İbrâhim peygambere şunu vahyetmiştir:

‘Ey dostum! İnanmayanlara karşı dahi güzel ahlâkla davran. Böylece ebrârın girdiği yere girmiş olursun. Ahlâkını güzelleştiren kimseyi arşımda gölgelendirmem, onu kutsal alanıma yerleştirmem ve yakınıma almam üzerime kesin olarak vermiş olduğum bir hükümdür.’[23]

Ahlâk eksikliği, toplumlarda meydana gelen yaygın bir davranışsal problemdir. Bireylerin yaşam biçimini ve yaşam kalitesini etkileyen, doğru tutum ve davranış biçimlerinden sapmalarına sebep olan, inançları zayıflatan, günah davranışların bir alışkanlık haline gelmesine ve hatta günahların açıkça işlenmesine sebep olan bir sorundur. İslam ahlâkı, insan davranışlarının doğru ve yanlış çerçevedeki standartlarını gösteren bir alandır. Şayet zihni, duyguyu, zekayı ve toplumu güzel ahlâk yönünde geliştirme faaliyetleri yeterli değilse, bireylerin güzel ahlâk ilkelerine göre eğitilmesi, bilgilendirilmesi, kalp ve ruhlarının güzel ahlâk yönünde güçlendirilmesi önemsenmiyorsa, muhtemelen karşılaşılacak tablo, güzel bir maddi görünüşe rağmen kalbin günahlarla islendiği ve paslandığı bir görünüm olacaktır.

Cüheyne kabilesinden bir sahabinin rivayetine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Mümin bir insana verilen en hayırlı şey güzel ahlâktır. İnsana verilen en şerli şey ise, güzel bir dış görüntüye rağmen kötü kalpli olmasıdır.”[24]

Kur’an-ı Kerîm, bu fena ve zeval dünyasında kötülüğün mevcudiyetini kabul etmekle birlikte hem iyiliğin hem de kötülüğün, bireylerin iman, amel-i sâlih ve güzel ahlâk bakımından yetkinleşmesini mümkün hale getiren bir alan olduğunu haber vermektedir (Bakara, 2/155; Kehf, 18/7; Mülk, 67/2). Bu açıdan iyilerle kötüler her daim var olacaklardır. Bu durumda asıl başarılması gereken, sabır ve şükür mekiklerini işleterek Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin razı olacağı bir kıvama O’nun izni ve inayeti ile erişebilmektir.

Hz. Ali (ra)’den rivayet olunduğuna göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“Allâh’a imandan sonra en büyük akıllılık, kişinin kendisini insanlara sevdirebilmesi, insanlara iyi ya da kötü olsunlar hayır yapmasıdır.”[25]

Bilindiği üzere “şart koşulmaksızın bir malın hayatta iken bir başkasına temlik edilmesine” bağış ya da hibe denir. Tanımda yer alan “şart koşulmaksızın” tabiri söz konusu malı alım-satım akdinin dışında tutar. “Mal” kelimesi ise bağış ya da hibe kelimesinin sözlük anlamına dahil olan “manevi ya da mecâzî bağışları”, “hayatta iken” kaydı da vasiyeti dışarıda tutar. Bu kurallar öyle titizlikle düzenlenmiştir ki hayranlık duymamak mümkün değildir. Peki ebeveynlerin göz nuru evlatlarına daha hayatta iken bağışlamak ya da hibe etmek isteyecekleri en hayırlı bağış/hibe ne olabilir? Gelin bu sorunun cevabını Efendimiz’den (sas) alalım:

Eyüp b. Musa dedesinden rivayetle Resülullah’ın (sas) şöyle buyurduğunu anlatıyor:

Bir baba çocuğuna güzel (edepten) ahlâktan daha üstün bir bağışta bulunamaz.”[26]

Güzel ahlâk sayesinde kişinin ulaşabileceği rıza boyutunu gösteren şu hadîs-i şerîf bütün mevzuyu adeta özetler gibidir.

İbni Ömer (ra)’den rivayet olunduğuna göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

“İki kişi Cennet’e girdi. Namazları, oruçları, hacları, gayretleri ve yapmış oldukları güzel işler her ikisinde de aynı idi. Ancak bu iki kişiden biri güzel ahlâkı sebebi ile diğer arkadaşına doğu ile batı ayrılığı derecesinde üstün tutuldu.”[27]

Sonuç

Şu ana kadar İslam’da insanın kendi türü ile olan davranışlarıyla ilgili ahlâki kodlara bakmaya çalıştık. İslam’da tüm ahlâkî davranışlar için temel prensip, merhamet, şefkat ve insanlığa hizmettir. Efendimiz (sas) yüksek ahlâkî karakterin en zirvedeki temsilcisidir. İslâm ve onun yüce kitabı Kur’ân-ı Kerîm, güzel ahlâk ile ilgili meta-etik normları oluşturan kutsal bir kaynaktır. Kur’ân-ı Kerîm, zihne, kalbe ve ruha hitap eden, kıyamete dek geçerli, bireyin hayatını güzel ahlâk ilkeleri ile perçinleyen güçlü bir rehberdir. Kurân-ı Kerîm ve Efendimiz (sas) aracılığı ile güzel ahlâk ölçüleri ve nesnel ahlâkî gerçekler somut hale gelmiştir.

İslam, yüksek ahlâk ilkelerini ve değerlerini pratiğe dönüştürme konusunda eşsiz bir kapasiteye sahiptir. İslam’a göre insanın görgüsü, asaleti ve yüceliği güzel ahlâk sayesindedir. Efendimiz (sas), barış, sevgi, saygı, hoşgörü gibi her bir değerin nasıl yaşanacağını bizzat kendi hayatı ile göstermiş, güzel ahlâkı hemen her yönü ile tarif ederek ehemmiyetle vurgulamış, ahlâkî değerlerin önemini ve nasıl iktisap edilebileceği ile ilgili yöntemleri açıklığa kavuşturmuştur. Efendimiz (sas), güzel ahlâka ve yüksek değerlere çağrısında, anlamın kesinliğini, amacın netliğini, mesajın duygusal içeriğe uygunluğunu güçlü delillerle birleştirerek çok açık bir şekilde beyan etmiştir.

Güzel ahlâk, erdemlerin özü, kalpten Cennet’e açılan kapı, Rahmân ve Rahîm Allâh’a (cc) yakın olmadır. Kötü ahlak ise, kalp ve ruhtaki tehlikeli hastalıklar ve sadece bu dünya hayatını değil, daha tehlikeli bir şekilde ebedî ahiret hayatını telafi edilemeyecek şekilde kayba sebebiyet veren öldürücü bir zehirdir. Güzel ahlâk, insanların hem bu dünyada hem de ahiretteki mutluluğunu belirleyen en temel faktördür. İnsan ancak güzel ahlâkı sayesinde, yaratılışının önemli bir meyvesi olarak, kendisine bahşedilen iç ve dış doğasının meknuz potansiyellerini açığa çıkarabilir, zihin, kalp ve ruhunu Allâh’ın (cc) güzel isim ve niteliklerini yansıtan mükemmel bir ayna haline getirebilir.

İbni Mesud’un (ra) Efendimiz’den (sas) rivayet ettiği güzel ahlâk duası ve Efendiler Efendisine salavât ile tamamlayalım:

“Allâhım! Yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzel kıl.”[28]

Allâhım! Işıklarının okyanusu, sırlarının hazinesi, vahdaniyetinin rehberi, hükümranlığın altındaki her şeyin en nâdîdesi, tevhîd makamının imâmı, varlık aleminin en değerli süsü, rahmetinin pınarı, dinin mimarı, varlığın özü, Senin aydınlığına en yakın Efendimiz Muhammed’e, Yüce Zâtın var oldukça devam edecek, ancak Sen yeterli gördüğünde sona erecek, hem Seni hem de Efendimizi memnun kılacak, bizlerden razı olmana vesile olacak salâtlar ve selâmlar ile salât u selâm eyle, ey alemlerin Rabbi olan Allâhım!..

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ

“Sübhânsın Yarab! Bizim için senin bildirdiğinden başka ilim ne mümkün, O Alîm ve Hakîm, şüphesiz sensin.” (Bakara, 2/32)


[1] Ebu Hamid el-Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, (Tercüme: Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yayınevi, İstanbul-2011, C. 4, s. 451.

[2] Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1/36 (100); Taberani, Evsat, C. 2, s. 20 (1093).

[3] Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 1/180-181 (468).

[4] Ali b. Muhammed eş-Şerîf el-Cürcânî, Ta’rîfât, s. 156-157, Mektebetu Lübnan-Beyrut.

[5] Ebu’l-Kâsım el-Hüseyn b. Muhammed el-Esfahânî, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, s. 242-243.

[6] Tirmizî, Birr, 62 (2004).

[7] Ebû Ya’lâ, Müsned, 3/334 (3298).

[8] Heysemî, Buğyetü’l-Bâhis an Zevâid-i Müsnedi’l-Hâris, 2/819 (853).

[9] Hâkim, Müstedrek, 1/532 (1949); Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 19/19 (36); İbn Hibban, Sahih, 3/240 (960); Tirmizi, Daavât, 127 (3591).

[10] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/12 (5193).

[11] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/3-4 (5142).

[12] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/2 (5132).

[13] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/3 (5133).

[14] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/3 (5137).

[15] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/3 (5141).

[16] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/3 (5138).

[17] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/5 (5149).

[18] İbni Hibbân, Sahih, 2/235 (485); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/185 (6735); 2/217-218 (7035); Buhari, Edebü’l-Müfred, s. 143 (272).

[19] İbni Hibbân, Sahih, 2/226 (478).

[20] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/5 (5151).

[21] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/5 (5153).

[22] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/6 (5156).

[23] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/7 (5159).

[24] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/8 (5170).

[25] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/8 (5174).

[26] Tirmizî, Birr, 33 (1952).

[27] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/17 (5232).

[28] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 3/12 (5197).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s