İhsan Şuuru ve Muhsinlerin Özellikleri IV

Musa Kâzım GÜLÇÜR

26 Haziran 2020

Abstract

In the light of the Quran and hadiths of Prophet Mohammad (pbuh), it is understood that the basic conditions for a person to going heaven are to work for the hope of God’s satisfaction and consent, by staying in the circle of obedience to Allah (Great is His Majesty), without linking his/her good deeds to any worldly beneficial expectation and refraining from the desire to be applauded or complimented by others while doing good behaviors. Regardless of the fact that one’s religion, ethnicity, or other differences; whoever does righteous deeds while being a believer to God whether male or female, those People of the Book will enter Paradise. Thus, going to paradise in the other life depends upon two basic conditions. Being a believer to God Almighty and doing good deeds only for His consent. God Almighty describes in the Quran the features of people who take place under this category. Accordingly, those people spend their worldly wealth in the way of Allah (Great is His Majesty), refrain from throwing themselves into the destruction, do not make corruption upon the earth but endorse the reformation.

 Yüce Allâh’ın ihsan ve inayeti ile “İhsan Şuuru” başlıklı seride, Nisa, 4/36 ayet-i kerimesinde yer alan on bir kadar güzel ahlâk umdesini görmeye çalışmıştık. Bu basamaklardan ilk ikisi “İhsan Şuuru ile Allâh’a İbadet” ve “Şirk” konuları oldu. Üçüncü basamak “Ebeveynlere İhsan”, dördüncü basamak “Akrabalara İhsan” ve beşinci basamak “Yetimlere İhsan” konularıydı. Daha sonra “Miskinlere, Yakın-Uzak Komşulara, Yakın Arkadaşlara, Yolcuya ve Sorumluluğumuz Altındaki Kimselere İhsan” konularını ayrıntılandırmaya gayret ettik. Ayet-i kerîmenin fezlekesinde yer alan “muhtâl / kibirli” ve “fahûr / övüngen” kelimelerini tahlil ile bu tür kimselere ait altı temel kötü ahlâk umdesini tanımlamaya çalıştık.

Şimdi ise bu yazı serimizi “Muhsinlerin Özellikleri” ile tamamlamış olacağız.

Muhsinler Özlerini Allah’a Teslim Etmişlerdir

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّهٖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Kim iyilik yapan (muhsin) olarak, zatını/kişiliğini Allâh’a tahsis ederse, onun mükafatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur. Onlar asla üzülmeyeceklerdir.” (Bakara, 2/112)

 Ayet-i kerimede yer alan “vech” (ﻭﺟﻪ) kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hakk’a nispet edildiği ayet-i kerimelerde Allah’ın (cc) “Zâtı” anlamına gelmektedir. Kâdı Abdulcebbâr, İmam Nesefî, Fahreddin Râzî, İbn Hazm, Ebü’l-Ferec, İbnü’l-Cevzî ve İmam Nevevî gibi kelam alimlerinin çoğunluğu bu görüştedir. Aralarında Ebu Hanife hazretlerinin de yer aldığı, Ebü’l-Hasan el-Eş’arî ve İbn Fürek gibi bazı kelamcılar ise, “vech” kelimesi Cenâb-ı Hakk’a isnat edildiğinde, bilâ-keyf ve bilâ-tahdîd Allâh’ın haberî-zâtî bir sıfatını ifade ettiğini kabul ederler.

Vech” (ﻭﺟﻪ) kelimesi insana isnat edildiğinde ise, kişinin “yüzü, çehresi, siması, özü, bir kimsenin şahsı, bakan kimsenin karşısına gelen yön” anlamlarındadır.

Yukarıdaki ayet-i kerimeden önce, inançlı bireylerin namazlarını hakkıyla eda etmeleri, zekatlarını vererek hayır ve hasenata yönelmeleri ile ilgili teşvik ve tevcih yapılmış (Bakara, 2/110), arkasından da Yahudilerin “Cennet’e ancak Yahudi olanlar girer” ve Hristiyanların, “Cennet’e ancak Hristiyan olanlar girer” iddiaları (Bakara, 2/111), bu ayet-i kerime ile cevaplandırılmıştır.

Öyle anlaşılıyor ki bir kimsenin cennetlik olmasının temel şartı, o kişinin Allâh’a (cc) itaat dairesinde kalarak, iyi ve güzel amellerini hiçbir dünyevi beklentiye, başkalarınca alkışlanma isteğine, “ne de iyi yapıyor” denmesi düşüncesine bağlamadan, sırf Allâh’ın hoşnutluğunu ve rızasını umarak çalışması ve gayret göstermesidir. Allâh’a (cc) teslimiyet mükafata, aksi durum ise (hafazanAllâh) mücazata dönüşecektir.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, Leyl suresinde “gecenin karanlığına, gündüzün aydınlığına ve canlıları dişili-erkekli yaratmasına yemin ederek” beyan buyurduğu üzere, Allah’ın hoşnutluğu için “kişinin infakta bulunması, Allah’ın emir ve yasaklarını muhafazada dikkatli olması ve “lâ ilahe İllAllah” sözünü tasdik etmesi” biiznillâh Cennet’i netice vermektedir. Allâh (cc) böyle bir kimseye Cennet’in yolunu açacak ve ona Cennetlik olmayı kolaylaştırılacaktır. Fakat, cimrilik eden, kendini Allah’a muhtaç görmeyen ve en güzel söz kelime-i tevhidi yalanlayan ise, zor olana yani Cehennem’e kolaylaştırılacaktır.

Bu durumda “muhsin”, aynı zamanda Kur’ânî bir kavram olan “musî”nin (kötülük yapanlar) zıt anlamlısıdır. Kötülükler kendisini karanlık bulutlar gibi sarmış, gerçekleri görmemekte inat eden, tıpkı yarasalar gibi karanlığı seçerek manevi kalbini kör hale getirmiş olanla, Allâh’ın izni ve inayeti ile gerçeklere yönelmiş, manevi gözünü Hakk’a ve hakikate ait güneş gibi hakikatlere açmış, iman edip salih amel işlemeyi tabiatının bir parçası haline getirmiş kimseler bir seviyede olmayacak, Cenâb-ı Allâh birbirine zıt konumda yer alanlara asla aynı şekilde muamele etmeyecektir. İyilik tarafında kalanlara kesinlikle bir korku olmayacak ve onlar asla üzülmeyecek, kötülük safında kalanlar da cezalarını göreceklerdir.

وَمَنْ اَحْسَنُ دٖينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰهٖيمَ حَنٖيفًا وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰهٖيمَ خَلٖيلًا

İyilik yapan (muhsin) olarak, zatını/kişiliğini Allâh’a tahsis eden ve İbrahim’in (tevhid) dinine uymuş olan kimseden daha güzel din sahibi kimdir? Allah, İbrahim’i (as) dost edinmiştir.” (Nisa, 4/125)

Bu ayet-i kerime öncesinde (Nisa, 4/116) Cenâb-ı Hakk, kendisine ortak koşanları kesinlikle bağışlamayacağını, şirk koşma dışında kalan günah ve hataları ise dilediği kimseler için mağfiret edeceğini net olarak bildirmişti. Kitap ehli, “Peygamberimiz sizin peygamberinizden öncedir, kitabımız kitabınızdan öncedir. Dolayısı ile biz Allah’a sizden çok daha yakınız” demiş, bazı Müslümanlar bu iddiada bulunan ehl-i kitaba karşı “peygamberimiz, hatemü’l-enbiya (peygamberlerin sonuncusu), kitabımız da bütün kitapların nâsihidir” diyerek övünmüşlerdi. Ancak Cenâb-ı Hak, ister Müslüman isterse de ehl-i kitaptan olsun, bir kimsenin Cennet’e dahil oluşunun ve ebedi kurtuluşunun, temenniler, zannetmeler ve kuruntularla değil, ancak yapılan güzel işlerle, iman ve amel-i salih ile gerçekleşeceğini beyan ettiği bu ayet-i kerimeyi indirdi (Nisa, 4/123).[1] Beyanı teyit için bir sonraki ayet-i kerimede de “Allâh’a inanmış olarak, erkek veya kadın, her kim salih amellerden bir kısmını dahi işlese Cennet’e girer ve zerre kadar haksızlığa uğratılmaz” (Nisa, 4/124) cümlesi ile, ebedi kurtuluş için “Allâh inancına” ve belli bir miktar dahi olsa “salih amel” işlemenin kilit fonksiyonuna işaret buyurdu.

Yukarıdaki ayet-i kerimede (Nisa, 4/125), (مّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰه) kendisini sadece Allah’a teslim eden cümlesi ile, yapılan faydalı iş ve faaliyetlerde, bütün güç ve kuvvetin Yüce Yaratıcıya hasredilmesinin önemi vurgulanmaktadır. Kendi güç ve kuvvetinin hiçbir zaman asli rolü olamayacağının şuuru ve bilinci ile hareket edilmesi halinde, insanda sağlam bir itikat, iman ve inancın oluşabileceğine dikkatler çekilmiş olmaktadır. Bu halis durumun adı, Allâh’a (cc) gönülden teslimiyet, din olarak ifadesi ise İslamiyet’tir. Yine bu beyan ile, Allah’tan başkasından medet umanların, yani şirk düşüncesine ve tutumuna dalanların yanlış yolda oldukları gösterilmiştir.

Ayet-i kerimenin sonunda, İbrahim’in (tevhid) dinine uymuş olan kimseden daha güzel din sahibi kimdir? Allah, İbrahim’i (as) dost edinmiştir buyurularak, Hz. İbrahim (as) nazarlara verilmektedir. Bu durumda, kısaca Hz. İbrahim’in (as) en temel özelliğine tekrar bakmamız gerekmektedir.

Hz. İbrahim’in (as), Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere aktarılan en bariz vasfı, onun şirk düşüncesi ve tutumunu çok net ve kesin ifadelerle reddediyor oluşudur. Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden muhakkak bir surette uzağım (Enam, 6/78) demiştir. Özünü bütünüyle ve katışıksız surette Allâh’a (cc) teslim ettiği içindir ki Allâh (cc) onu dost edinmiştir. Hz. İbrahim (as), dünyada peygamberlik şerefi, Kâbeyi imar ve inşa vazifesi, haccın menasikinin hayata geçirilmesi ve şirk düşüncesinin söndürülmesi gibi çok kıymetli vazifeler için seçilmiş ve ahirette de sâlihlerden (Bakara, 2/130) olduğu Kur’ân nassı ile tescillenmiş, Rabbi ona teslim ol dediğinde, hiç duraksamaksızın ve en küçük bir tereddüt yaşamaksızın, alemlerin Rabbine teslim oldum (Bakara, 2/131) diyerek özünü Allâh’a (cc) teslim etmişti.

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

Kim amelinde ihlâs sahibi olarak kendini samimiyetle Allah’a teslim ederse, muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a dayanır.” (Lokman, 31/22)

Yukarıdaki iki ayet-i kerimede (Bakara, 2/112 ve Nisa, 4/125), bireyin kendisini Allâh’a teslim etmesi (مّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰه) kim zatını/kişiliğini Allâh’a tahsis ederse şeklinde “لِ / tahsis lâmı” ile gelmişti. Bu ayet-i kerimede ise (Lokman, 31/22) (مَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ اِلَى اللّٰهِ) kim zatını/kişiliğini Allâh’a teslim ederse cümlesi “… e, … a” anlamı veren “اِلَى / ilâ” bağlacı ile gelmiştir. Arapça’da “اِلَى / ilâ”, “gaye ve yöneliş” anlamı ifade ederken, “لِ / tahsis lâmı” ile gelen ayet-i kerime (Lokman, 31/22), “kişinin özünü ve varlığını, Allâh’ın kölesi olduğu şuuru ve inancı ile Allâh’a tahsisi, adaması ve bağlaması” anlamına gelmektedir. Böyle bir kimsenin “tefviz” makamında, kendini sadece Allah’a teslim ile iktifa edenin ise “tevekkül” makamında bulunduğu anlaşılır.

Tefvîz”, kulun bütün işlerinde Allah’ı (cc) kendisine mutlak vekil kılmasıdır. İmam Kuşeyrî’nin Üstat Ebu Ali ed-Dekkak’tan naklettiğine göre tevekkül, teslim ve tefviz makamlarında bir sıralama bulunmaktadır. “Tevekkül ilk, teslimiyet orta, tefvîz ise son haldir. Tevekkül ehli, Hakk’ın vaadiyle sükûn bulur. Teslim sahibi, ilmiyle iktifa eder. Tefvîz sahibi ise, Hakk’ın hükmüne razı olandır. Tevekkül müminlerin, teslim evliyanın, tefviz de tevhid ehlinin sıfatlarıdır. Tevekkül enbiyanın, teslim İbrahim’in (as), tefviz de Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sas) sıfatıdır.”[2]

Muhsinler Bollukta ve Darlıkta İnfak Ederler

اَلَّذٖينَ يُنْفِقُونَ فِى السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمٖينَ الْغَيْظَ وَالْعَافٖينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ

(O müttakiler) Bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini yutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah iyilik edenleri sever.” (Ali İmran, 3/134)

İnfak, Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu kazanma amacıyla muhtaç kimselere gerek ayni ve gerekse de nakdi yardımda bulunmadır. Bu açıdan infak, başta farz olan zekâtın verilmesi ve maddi her çeşit yardım davranışına verilen addır. İnfak ve tasadduktaki asli unsur, bu davranışın mutlaka gösterişten uzak olması ve sadece Allah’ın rızasının gözetilmesidir.

Muhsinlerin bir özelliği de ister darlık isterse de bolluk anlarında olsun infak hususunda asla tereddüt etmemeleridir. İnfak konusuna “Meâric Suresinin Yorumu II (Müminlerin Özellikleri)” yazısında “Zekât Farîzasını Yerine Getirirler” ara başlığı altında temas edilmişti.

Öfkenin zararları ve öfkelenmeme konuları ise daha önce “İnsanda Öfke Gücü ile Denge, Aşırılık ve Eksiklik Durumları II”, “İyilik, Kötülük, Sabır ve Öfke” ile “Kin ve Öfkeden Kurtulma Ahlâkı” başlıkları altında tahlile çalışılmıştı.

Affetme konusuna da “Müttakîlerin Özellikleri” yazısında değinilmişti.

وَاَنْفِقُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ وَلَا تُلْقُوا بِاَيْدٖيكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ وَاَحْسِنُوا اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ

Allah yolunda (hayırlar uğruna) mallarınızı harcayın ve elinizle, (cimrilik ve israf yaparak) kendinizi tehlikeye atmayın. (Maddî ve manevî) ihsanda bulunun. Çünkü Allah, muhakkak iyilik ve ihsanda bulunanları sever.” (Bakara, 2/195)

Mali imkanların Allâh yolunda kullanılmaması, iyilik ve ihsan duygusu ve şuurundan uzaklaşılması, tek kelime ile ifade edilecek olursa cimriliğe düşülmesinin bir tehlike koridoru olduğu uyarısı yapılmakta, Allâh yolunda harcamalardan kaçınmanın, Müslüman toplumlar ve fertler için tehlike oluşturduğu bildirilmektedir.

Cenab-ı Hak, servetin âtıl bırakılıp Allah yolunda harcanmamasını ağır bir dille yermektedir (Tevbe, 9/34-35). Bu konu “Zekâtı Verilmeyen Biriktirilmiş Mal/Para (Kenz)” başlığı altında, “cimrilik” konusu ise “İhsan Şuuru III” ve “Meâric Suresinin Yorumu I (Mücrimlerin Kıyamet Ahvâli)” başlıklı yazılarda ayrıntılandırılmıştı.

Muhsinler Islahtan Sonra Fesat Çıkarmazlar

وَلَا تُفْسِدُوا فِى الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَا وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَرٖيبٌ مِنَ الْمُحْسِنٖينَ

Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz, Allah’ın rahmeti muhsinlere (iyilik edenlere) çok yakındır.” (Araf, 7/56)

Muhsinlerin bir özelliği de ıslah çabaları ve faaliyetlerine gereken önemi vermeleridir. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

(وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ)

Senin Rabbin, ahâlîsi (hem nefislerini hem yekdiğerlerini) ıslah edip dururken, o memleketleri (sırf şirk yüzünden) helak edecek değildir.” (Hud, 11/117)

Islah”, kişinin kendisini veya insanlar arasındaki ilişkileri düzeltme ve dengeleme faaliyetlerinin geneline verilen bir addır. Bu kelimeden türeyen “muslih” ise, “daha iyi bir şekle ve hâle koyan, iyileştiren, düzelten, ıslah eden, barışı sağlayan ve ara bulan kimse anlamlarına gelmektedir. Kur’ân terminolojisinde ıslah ifsatın, muslih de müfsitin karşıtıdır.

Bir toplumda ıslahçı muhsinler varsa, o toplumda barış, iyileşme, düzelme, yeniden düzenleme, yenileştirme ve tamir faaliyetleri kesintisiz olarak devam edebilecek, bu da o toplumun manevi, ruhsal ve ahlâkî yapısının terakki ve takaddümünü netice verecektir. Bu manevi terakkinin, sosyal ve entelektüel ilerlemeyi beraberinde getireceği şüphesizdir. Islah, bir toplumda yaşayan insanların hayatlarının bütününü, barışa ve müspete yönlendiren ihsan endeksli bir faaliyettir. Böylece ıslah faaliyeti, yeni ufukları işaret edecek, toplum ayrık otlarının ve menfi bakış açılarının dayattığı kölelik zincirlerinden kurtulacak, sosyal, ruhsal, kültürel terakkiye, barış atmosferine ve Allâh’a hakiki kul olma özgürlüğüne kavuşacaktır.

Elbette muhsinlerin icrasına çalıştıkları ahlâkî, manevi, sosyal, kültürel barış ve ıslah faaliyetlerinin birtakım zorlukları, statüko mensuplarının iyilik ve güzellik yönündeki değişim faaliyetlerine direnmeleri her dönemde vardır. Ancak inişli çıkışlı da olsa ıslah ve barış faaliyetlerinin mutlaka olumlu sonuçlar doğuracağı bilimsel bir kesinliktir. Muhsinlerin, Kur’ân’a ve Sünnete dayalı, temel ve ilk prensipleri önceleyen, kâmil imanları, takvaları, salih amelleri ve dini bilgileriyle selef-i sâlihînin örnek ahlâkî tutum ve davranışlarını modelleyen üstün ihsan anlayışları, gerçek ve sahih İslam inancını da beraberinde yükseltecek, hakiki Allâh dostlarından muktebes güçlü ışık ile insanlık aydınlanmış olacaktır. Kur’an-ı Kerim, Karşı taraf, silm u selama, sulh ve barışa yönelirse, siz de yönelin ve Allah’a tevekkül edin! (Enfal, 8/61) buyurmaktadır. Buna yeniden İslâm, yeniden iman, yeniden ihsan da denilebilir.

Kur’ân ve sünnet, dinin esası, hatta bütün boyutlarıyla dinin kendisidir. Çünkü din duygusunu insanlarda yeşertecek ve dindarlığa istikamet verecek ahlâkî değerler ve kılavuz hükümler ancak Kur’ân ve Sünnet-i sahihadan istinbat edilebilir. Islahçı bir muhsinin görevi, Kur’ân ve sahih Sünnetin aydınlık mesajlarını uyanık gönüllere, ruh, zihin ve kalplere mümkün mertebe yaklaştırmak olmalıdır. Muhsin bir ıslahçı, böylece bireysel kalp ve ruh itminanına, toplumsal barış atmosferine, en önemlisi ve büyüğü Allâh’ın rızasına ulaşma imkanını yakalayacaktır.

Barışın ve barışçıl insan şahsiyetinin inşası için yapılan ıslah faaliyeti, yabancı kültür ve değerleri kopya ederek değil, İslam’ın özündeki kültürel ve ahlâkî gelenekten ilham alarak, toplumsal ve bireysel yasaları yeniden inşa ederek, şirkin müdahalesini reddederek, tam bir ıslahçı dayanışması ve ihsan ruhu ile gerçekleştirilebilir. Islahçı muhsin bir ruh, Kur’ân, Sünnet, İcma ve İçtihat dörtlüsünü asli dinamikler olarak kabul ederken, şuursuz ve körü körüne taklidi ise reddeder. Islahçı muhsinin, Kur’ân, Resulü Ekrem (sas) ve selef-i sâlihînin yolunu izlemesi ise taklit değil, ittibadır. Bu konuyu daha önce “İttiba, Tabi Olma ya da Uyma” başlığı altında incelemeye çalışmıştık.

Körü körüne taklit, akıl sahibi insanların bu melekelerini tam anlamıyla kullanmaları gerektiğini öngören İslam’ın ruhuna aykırıdır. Sahte şeyhlere adeta tapınırcasına bağlılık ve anlamsız teslimiyet, insanları hayvan sürüsü mantığı ile güden, barış atmosferlerini berhava eden ve aklı kullanmayı neredeyse necaset seviyesinde gören kötü geleneksel yapılar, İslam dünyasının kültürel durgunluğu ve gerilemesinin en temel ve baş suçlularıdır. Halbuki insan, ancak Allâh’ın kendisine lütfettiği en büyük armağanlardan birisi olan akıl ile dine gerçek anlamda muhatap olabilir, selim bir kalp ile batıl hurafe ve inançlardan korunabilir, insani ve ihsânî donanımları ile ilimde ancak derinleşebilir.

Muhsin bir ruh, aynı zamanda korkarak ve ümitle Rabbe dua eden, yalvaran ve yakarandır.

لَيْسَ عَلَى الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فٖيمَا طَعِمُوا اِذَا مَا اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَاٰمَنُوا ثُمَّ اتَّقَوْا وَاَحْسَنُوا وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنٖينَ

İman edip salih ameller işleyenlere; takvalı oldukları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra takvalı oldukları ve iman ettikleri, sonra takvalı oldukları ve ihsanda bulundukları (iyilik ettikleri) takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, muhsinleri (iyilik edenleri) sever.” (Maide, 5/93)

Ayet-i kerimede, “takva, iman, salih amel ve ihsan” dörtlüsü iç içe bir şekilde beyan edilmektedir.

Muhsinler Sabırlıdırlar

وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُضٖيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنٖينَ

Sabret! Çünkü Allah, iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmez.” (Hud, 11/115)

Sabır konusu “Hz. Eyyûp (as) ve Sabrı” başlıklı yazıda tahlil edilmişti.

Cenâb-ı Allâh adaleti, ihsanı ve infakı emretmekte, fahşâyı, münkeri ve bâğîliği de yasaklamaktadır:

اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَاٖيتَاٸِ ذِى الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْیِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı (ihsanı), yakınlara yardım etmeyi emreder. Hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90)

Adalet, her şeyi yerli yerine koymak demektir. Zulmün zıddıdır. Her hakkın başı, Allah hakkı olduğundan, O’na ortak koşmamak, tevhide iman etmek esastır. Bundan sonra ilahi ölçülere göre, her şeyin hakkını vermek adalettir.

İhsan ise, farzları yerine getirmek, Allah’ı görür gibi ibadet etmek, bir şeyi güzel ve iyi yapmak manasına gelir. İhsan ahlâkının, adaletten daha kapsamlı olduğu görülmektedir. Çünkü adaletli tutum ve davranışlarda, karşıdakinin sadece hakkı olanı vermek varken, ihsan ahlâkı ve davranışında ise bir kimsenin hakkından daha fazlasını vermek, bir muameleye daha güzeli ile muamele etmek vardır. Tıpkı ayet-i kerimede, selam verenin selamına, aynıyla karşılık verme bir erdem ve borç olduğu beyan edilirken, selama daha güzeli ile yani ihsan ahlâkı içerisinde karşılık vermenin tavsiye edilmesi gibi:

وَاِذَا حُيّٖيتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَا اَوْ رُدُّوهَا اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ حَسٖيبًا

Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya (hiç olmazsa) aynı selâmla karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.” (Nisa, 4/86)

Allah Muhsinlerle Beraberdir

وَالَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنٖينَ

Bizim için mücahede edenlere, (iç ve dış düşmanlar ile savaşanlara) gelince, elbette biz onlara yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyilik yapanlarla beraberdir (daima onlara yardımcıdır).” (Ankebut, 29/69)

(الَّذٖينَ جَاهَدُوا فٖينَا) Bizim için (ilahi emir ve yasaklara uymak sureti ile) mücahede edenler cümlesinde, merkez kavramlardan birisi cihattır. Kişinin söz ve eylem ile gücü yettiği oranda mücadelesine “cihat” denmektedir.[3] Kur’ân-ı Kerîm’de “cihat” kelimesi genelde, “Allâh için sabır (Ali İmran, 3/142; Nahl, 16/110), Allâh için hicret (Bakara, 2/218; Enfal, 8/74; Enfal, 8/75; Tevbe, 9/20), Allâh’a yaklaşmaya vesile arama (Maide, 5/35), Allah yolunda mal ve can ile fedakârlık (Enfal, 8/72; Tevbe, 9/41, 88; Hucurat, 49/15) kavramları ile kullanılmıştır.

Ancak, “iki grup arasında meydana gelen silahlı çatışma” için “harp” (el-Mâide 5/64; el-Enfâl 8/57; Muhammed 47/4) kelimesi, savaş ve benzeri durumlar için “kıtâl” kelimesi ve türevleri kullanılmıştır (Bakara 2/190-191, 193; Nisâ 4/74-76; Tevbe 9/12-13). Bu açıdan “cihat” kelimesi “savaş” anlamına gelen “harp” ve “çatışma, vuruşma” anlamlarına gelen “kıtal ve mukâtele” kelimelerinden daha kapsamlı olarak hem nefisle mücadeleyi hem de dış düşmanlarla mücadeleyi ifade eden bir kavramdır.

Cihat, Allah’a kulluk ve O’nun rızasını temin için İslam esaslarını öğrenme, öğretme, ferdi ve içtimai planda İslâm’ı yaşamaya çalışma, İslam’ı tebliğ ve bu hususlarda içte ve dışta karşılaşacağı engelleri aşma konusunda, Müslümanın içinde bulundurması gereken gayret ve aksiyon halini ifade eder.

Dini hakikatlerin savunulması ve imkanlar ölçüsünde duyurulması da “cihat” kapsamındadır. Bu çaba ve uğraşlar gerek nesir gerekse de şiir tarzı olabileceği gibi, akademik araştırmalar, ilmi faaliyetler, makale ve kitap sayılarının arttırılması şeklinde de olabilir. Bilhassa da gayrimüslim coğrafyanın hesap edilerek irşat faaliyetlerinin genişletilmesi amacıyla mevcut bütün imkanların kullanılması, İslam dünyasının en temel vazifelerindendir.

Bu anlamı taşıdığını düşündüğümüz bir hadîs-i şerifte, Enes b. Malik (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

جَاهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ وَأَلْسِنَتِكُمْ

Müşriklere karşı mallarınız, nefisleriniz ve dillerinizle cihat ediniz.[4]

Muhsinlerin Nefis ile Cihatları

Kur’ânî ve Nebevî hakikatlerin bireylere ulaşmasına vesile olma gayreti, bu hakikatlerin içselleştirilmesi ile mepsuten mütenasiptir. Hakikatlerin içselleştirilme çabası elbette önemli bir gayret gerektirir. Böyle bir gayret ve çaba olmadan hakikat eri olma iddiası, bir riya ve süm’adan öteye geçemez. Kalp, ruh ve akıl üçlüsü ile yapılacak bu içselleştirmeye, Kur’ân-ı Kerîm şu nassı ile “büyük cihat” adını vermektedir:

فَلَا تُطِعِ الْكَافِرٖينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهٖ جِهَادًا كَبٖيرًا

İnançsızlara itaat etme. Onlara karşı bu Kur’ân ile büyük bir mücadele yap.” (Furkan, 25/52)

Bu ayetin yer aldığı Furkan Suresi Mekkî’dir. Dolayısı ile “savaş” anlamındaki “cihat” henüz emredilmemiş, Efendimiz (sas), Allâh’ın varlığı ve birliğini insanlara tebliğ etmekle memur bir haldeydi. Bu açıdan ayet-i kerimedeki “Kur’ân ile cihat et” emrinin anlamı, “dinin insanlara anlatılması ve tebliğ edilmesi, bunun için Allâh’ın yardımının istenmesi, O’na ibadet ve dua hususlarında gösterilebilecek bütün gayretin sarf edilmesi” şeklindedir. İşte bu durum Kur’ân-ı Kerîm’de (جِهَادًا كَبٖيرًا) “büyük cihat” olarak adlandırılmıştır.

Şimdi aktaracağımız âyet-i kerimede, cihadın bilhassa da enfüsî/iç mücadele anlamı beyan edilmekte, tüm ahlâk-ı hamîde iktisabı bu ayetin kapsamına dahil edilmektedir.

وَجَاهِدُوا فِى اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِهٖ

Allah yolunda (mesajının muhatapları ve taşıyıcıları olarak), bütün çabanızla çalışın.” (Hac, 22/78)

Hadîs-i şerîflerde de “cihat” kelimesinin “nefis/benlikle mücadele” anlamı vurgulanmıştır.

İbni Abbas’tan (ra) rivayet edildiğine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Senin en büyük düşmanın, içindeki nefsindir.[5]

Hz. Cabir’den (ra) rivayet edildiğine göre, Efendimiz (sas) bir gazveden dönmüştü. Beraberinde dönenlere; Hayırlı bir başlangıca, küçük cihattan, büyük cihadın başlangıcına geldiniz buyurduğunda, (ashab hazeratı) “Büyük cihat nedir?” diye sormuşlar, Efendimiz (sas) de şu cevabı vermiştir:

Kişinin, nefsinin isteklerine karşı yaptığı mücadeledir.” [6]

Her ne kadar zikrettiğimiz hadis-i şerifin mevsukiyeti ile ilgili tereddütler olmuşsa da benzer bir anlam, Fedâle b. Ubeyd’in (ra), Resülullah’tan (sas) bizlere aktardığı şu rivayette de yer almaktadır:

 المجاهد من جاهد نفسه لله أو قال في الله عز وجل

Mücahid, Allâh (emir ve yasaklarına itaat) için, benliği/nefsi ile mücadele eden kimsedir.[7]

Dolayısı ile hem yukarıdaki ayet-i kerimeler hem de zikrettiğimiz hadis-i şerifler bir bütün olarak düşünüldüğünde, kişinin benlikten kaynaklanan hevâî isteklerine karşı mücadelesi oldukça ehemmiyetlidir ve yeri geldiğinde de “en büyük cihat” derecesindedir. Çünkü benliğin ahlâk-ı ilâhi ile ahlâklanması, kişinin say ve gayretlerini ışıklı hale getirmekte, aksi durum yani ahlâkın önemsenmemesi ise, yapılan amelleri (hafazanAllâh) büyük-küçük fark etmeden boşa çıkarmaktadır.

Muhsinlerin Dil Vasıtası ile Cihatları

Hadîs-i şerîflerde “cihat” kelimesinin dil ile mücadele anlamına da dikkat çekilmiştir. Bu hadîs-i şerîflerden bir kısmı şöyledir:

Şairler hakkında (وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُنَ) Şairlere haddi aşan azgınlar uyarlar (Şuara, 26/224) ayet-i kerimesi nazil olduğunda, Efendimiz’in (sas) meşhur üç şairinden biri olan Ka’b b. Mâlik (diğerleri Hassan b. Sâbit ve Abdullah b. Revâha’dır) Peygamber Efendimiz’e (sas) gelerek şöyle sordu:

“Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, benim de uğraştığım alanla ilgili ayet-i kerimeyi indirmiştir. Ne yapmamı emir buyurursunuz? (Bırakayım mı devam mı edeyim?)” Efendimiz (sas) cevap verdiler:

Onları (Mekke müşriklerini), şiirle hicvetmeye (kötülemeye) devam et. Mümin, kılıcı ve diliyle cihat eder. Benliğim kudret elinde olan (Allâh’a) yemin ederim ki sen onları (müşrikleri) ok yağmuruna tutuyor gibisin.[8]

Efendimiz (sas), diğer şair Hasan b. Sabit’e şöyle buyurmuştur:

Onları (Mekke müşriklerini) şiirle hicvetmeye devam et. Muhakkak ki Cebrâîl seninledir.”[9]

Aslında zaten ayet-i kerimenin devamında, Müslüman şairler, yukarıdaki hükmün dışında tutulmuşlardır (Şuara, 26/227).

Hadis-i şerifte geçen “hiciv” kelimesi, bir kimse veya toplumun kusurlarını, hatalarını, gülünç taraflarını, nazım veya nesir yolu ile ortaya koyma, kötüleyip taşlama ve yermedir.

Bir başka hadîs-i şerifte de bilhassa Kur’ân ve Sünnet önderliğinde, dinin tahkimi lüzumu üzerinde durulmuş, dinî âdâp, ahlâk ve anlayışı bizzat kendi nefsinde yaşamayan ve fakat bir vâiz veya nâsih gibi insanların dini yaşayışlarına kendince yön vermeye çalışan kimselere dikkat çekilmiştir. Bu tür kimselerden daha zararlı olan ise, dinin asıllarında bulunmayan hususları dini emir ve yasaklar gibi telkin etmeye çalışan, bu açıdan da din tahripçisi hükmünde görülebilecek şovmenlerdir. Bu tür kimselere karşı dikkatli olunmasını emir ve tavsiye buyuran Efendimiz (sas), Abdullah İbn Mesud’un (ra) rivayeti ile bizlere şu ikazı yapmaktadır:

:عن عبد الله بن مسعود رضي الله عنه، أن رسول الله صلى الله عليه وسلم، قال

مَا مِنْ نَبِيٍّ بَعَثَهُ اللَّهُ فِي أُمَّةٍ قَبْلِي، إِلَّا كَانَ لَهُ مِنْ أُمَّتِهِ حَوَارِيُّونَ، وَأَصْحَابٌ يَأْخُذُونَ بِسُنَّتِهِ وَيَقْتَدُونَ بِأَمْرِهِ، ثُمَّ إِنَّهَا تَخْلُفُ مِنْ بَعْدِهِمْ خُلُوفٌ، يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ، وَيَفْعَلُونَ مَا لَا يُؤْمَرُونَ، فَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِيَدِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِلِسَانِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِقَلْبِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ، وَلَيْسَ وَرَاءَ ذَلِكَ مِنَ الإِيمَانِ، حَبَّةُ خَرْدَلٍ

Benden önce Allah’ın, herhangi bir ümmete gönderdiği peygamberin, ümmetinden havarileri, sünnetine tabi olan ve emrine uyan sahabeleri olmuştur. Daha sonra onların ardından, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıkları şeyleri yapan bazı nesiller meydana çıkmıştır. İşte kim bunlara karşı eliyle savaşırsa o mümindir. Kim onlara karşı diliyle savaşırsa mümindir. Kim onlara karşı kalbiyle savaşırsa o da mümindir. Fakat bunun ötesinde, bir hardal tanesi kadar iman artık yoktur.[10]

أَفْضَلُ الْجِهَادِ كَلِمَةُ عَدْلٍ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ

Ebu Said el-Hudrî’nin (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır:

Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında adaletli hükmü verebilmektir.[11]

Sonuç Yerine

Şimdi, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini Anmalıyız:

Fikr ider misin ki vardır bir İlâh, Kim O’nun masnuudur hep mâsivâh,

Vâcibü’z zât O’dur O’nundur vücûd, Kim bu mevcudata indi feyz-i cûd,

Yerler ve göklerde O’dur İlâh, Zâtına kıldı bu eşyayı güvâh,

Mevcud O’dur kim vücûd-ı ins ü cân, O’nun icâdından olmuştur ayan,

Bil bu mevcudatta olan vücud, Zahir ü bâtın O’na eyler sücûd,

Zât O’nundur bu zevâtât O’na zıl, Bu zevâtâta meani cân u dil,

Ol meânidür usûl u ma’rifet, Onlarındır derd-i esmâ ve sıfat,

Ademi bu ikiden böldü temiz, Kim halâyıktan kamu oldu azîz,

Bu ikiyi verdiği için ol Ğani, Ğayrdan izzetli kılmaya seni,

Sen dahi hamd et O’na kim ol hamîd, Nimetini ömrünü ede mezîd,

Çün diledi Zâtı ola âşikâr, Âlemi ketm-i ademden kıldı var,

Kudret ile zâhir edip âlemi, Kıldı onlardan güzide Âdem’i,

Alem ü Âdem bulup O’ndan zuhur, Kâinatı ğark etti cümle nûr,

Buldu ol nûr ile âlem rûşinâ, Birbiriyle oldu lâ büd âşinâ,

Vâcip oldur kim vücûdunda kıyâm, Yine kendi Zâtı iledir müdâm,

Ğayrdan değildir ondaki vücûd, Bil ki eşyada O’nundur hep bu cûd,

Zâtıdır iden vücûdun iktizâ, Nitekim eder şerîkin intifâ,

Pes vacip oldu vücûdu Zât’ının, Mümkün olduğu gibi mir’âtının,

Halk-ı âlem hep vücûd-u cûdudur, Kamu eşya kudreti mevcududur,

Cûdu O’nun bir denizdir kim nemi, Ğark edipdir buna bin yıl âdemi,

Yerde gökte her ne kim var bîş ü kem, Feyz-i cûdundan urur mecmû-ı dem,

Mümkünâtı yokken var eyledi, Kudret ü ilmini izhâr eyledi,

Yokken bunları çünkü kıldı var, Kudretini kıldı ondan âşikâr,

Emr-i “kün”den çün ulaştı kâf u nûn, Sûrete geldi kazâya-yı derûn,

O’ndan oldu bu cemi’-i mümkinât, Hem dokuz aba ile dört ümmehât,

Bunları bi-meşveret kıldı tamâm, İlm-i ğaybından kamu tuttu nizâm,

Bil ki bir kez “ol” demekten oldu hep, Devr-i eyyâm ü sipihr ü rûz u şeb,

Mümtenidir hem O’na kılmak nazîr, Ne şerîk ü ne şebîh ü ne vezir,

Evvel O’dur ki evvelinin yok önü, Âhir O’dur ki âhirinin yok sonu,

Serteser olsa halâyık akl-ı kül, Bulamaz bu bahr-i bî-pâyâna pul,

Şahbâz-ı akıl döker bunda per, Andelîb-i nâtıka sır bunda ser,

Künk-i vasfında ukûl-u cinn ü nâs, Derk edemez cüz hayâlât u hirâs,

Zâtıdır O’nun münezzeh aybdan, Şöyle kim kavli müberrâ reybden,

Evvelinden vermedi kimse nişân, Âhirine ermedi hiç vehm-i cân,

Oldurur Cebbâr u Hayy u Lâyemût, Kâdir ü Kayyûm u Ferd ü Lâyefût,

Vasf-ı Zâtı “Kul hüvallâhu ehad”, Hem sıfat-ı pâki “Allâhu’s-samed”,

Vâhid ü Ferd ü Kadîm ü Lemyezel, Râzıku’l erzâk u Vehhâb u Ezel,

Hem O’na yoktur hudûd ile rüsum, Hiç ihâta eylemez O’nu ulûm,

Vâhid O’dur kim şeriki yok Ehad, Vâcib O’dur kim sıfatıdır Samed,

Bu mezâhir kim görünür serteser, Hilkat-ı sunundan O’nun bir eser,

Evvel ü âhir çün O’nun Zâtıdır, Nev’-i insan Zâtının mir’âtıdır,

Zâhir ü bâtın bilinen âşikâr, Aks-i nûr-ı zâtıdır leyl ü nehâr,

Rast bin olup bulan tahkîka, Râhdir iki âlemde yoktur mâsivâ,

Haktan özge dahi yoktur bir vücûd, Kim sezâ ola O’na etmek sücûd,

Vâcid O’dur kim vücûd-ı ins ü cân, Nûr-ı Zâtı pertevindendir ayân,

Bil ki eşya cümle nûr-ı Zâtıdır, Kadiriyyet isminin mir’âtıdır,

Zâhir ü batın çün O’dur Hâzır ol, Evvel ü Ahir her işte Nâzır ol,

Olmuşu ol eyledi hem olanı, Olduran dahi hem oldur olanı,

Arş u kürsü yer ve gökte ne ki var, Kamu O’nundur hem O’ndandır yâr,

Bu nizâm u kevkeb ü bu mihr ü mâh, Zât-ı pâki birliğinedir güvâh,

O’nsuz olmak mümtenîdir bu vücûd, Zira O’nundur kamuda feyz-i cûd,

Feyz-i cûd etmeseydi ol İlâh, Kimse bulmazdı vücût iline râh,

Perde-i ketm-i ademden bu vücûd, Âşikâr olup etmezdi sücûd,

Pes bu mevcûdâta vardır bir sebep, Ki onun için zâhir oldu kevn hep.”[12]

Şimdi de Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz Muhammed Mustafa’yı methetmeliyiz:

Medhü’n-Nebî (sas)

Yâ sahibe’ş-şefâ’a ve’l-havz u ve’l-livâ entellezî tula’la’ ke’l-bedri fi’d-dücâ

Yâ satvete’l-verâ bi-sıfâtin safiyetin entellezî semâ bi-esâmîhi ke’s-semâ

Subhu’l-yakînü dâ’i bi-envâri hüccetin iz kad celâ cemâlük min-maşrıkı’l-hüdâ

Yâ Rab ne resme medh idem onu ki fazl ile mahmûd-ı enbiyâdur u maksûd-u evliyâ

Tûmâr-ı medh-i hâtem-i tayy etse tan mı ol ser-nâme-i mürüvvet ü ser-defter-i sehâ

Cümle zer olsa ‘aynına gelmezdi kâinât sükker olursa ‘âleme kılmazdı iştihâ

Kurs-ı mahi felekte iki pâre eyleyen arpa külîçesin özüne eyledi gıdâ

Kâh yarı kandi ile niçe yârı kandurur kâh kahrı bendi ile kılar düşmana belâ

Lâli gehî fasîh eder ol geh fasîhi lâl dâyı gehîdevâ eder ol geh devâyı dâ

Görmekte tan mı ona bir olursa pîş ü pes çün oldu baştan ayağa câm-ı cihân-nümâ

Ey revnak-ı cemâl-i mehâbîb-i Zü`l-Celâl ey şu’le-i çerâg-ı mehârîb-i enbiyâ

Çün cevher-i latîf durur cân gibi tenün turfa değil tapuna eğer sâye olmaya

Hakkâ senün gibi dahı ferzâne gelmedi nat’-ı zemîni bast ideli kudret-i Hüdâ

Esrâr-ı üns-i leyle-i esrâ senindir bu sohbetün safâsına irmedi asfiyâ

Tâc olsa tan mı ümmetüne “hayru ümmetin” oldu çü milletine kabâ hil’at-i bekâ

Ermedi seyr-i sırrına ‘azm-i “ulü’l-azim” olmadı müntehâ bu makâma “ulü’n-nühâ”

Ey “lev-denevtü enmileten leahraktu” dir rûh-ı mukaddes anda ki cismüne oldı câ

Ey süllem-i ‘urûcuna nüh pâye nüh felek ey şem’-i kadrine yedi seyyâre pür-ziyâ

Tâ kim teneffüs eyledi subh-ı risâletün gülzâr-ı ‘âlem oldu bu bûy ile hoş-hevâ

Cûdun cenâbı cânibinin ecnebîsidür kim sûy-ı sûmenâta tutar rûy-ı ilticâ

Ebdâl eli yıkar salavât u savâmi’i hak dînünün mesâcidine uralı binâ. [13]


[1] Fahru’r-Râzî, Tefsîru’l-Kebîr, 11/53, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1981; Kurtubi, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 7/150, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-2006.

[2] Abdulkerîm el-Kuşeyrî, er-Risâle, ss. 216-217, (Mütercim: Ali Arslan), Haşmet Matbaası, İstanbul-1980.

[3] Lisanu’l-Arab, 3/133.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/124 (12271); Dârimî, Cihâd, 38 (2475); Ebu Ya’lâ el-Mevsılî, Müsned, 4/5 (3863); Sahihu İbn Hibban, 11/6 (4708); Nesai, Cihâd, 1 (3096), 48 (3192); Ebû Dâvûd, Cihâd, 18 (2504).

[5] Beyhakî, Zühdü’l-Kebîr, s. 157 (Hadis no: 343), Dâru’l-Cinân, Beyrut-1987; İbnu Receb el-Hanbeli, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 3/584, Dâru’s-Selâm, Kahire-2004; Deylemî, Firdevs bi Me’sûr’l-Hitâb, 3/408 (5248), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut-1986; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/198 (2144),

[6] Zevâidu Târîhi Bagdâd ‘ale’l-Kütübi’s-Sitte, 9/309-310 (Hadis no: 2077), Haldûn el-Ahdeb, Dâru’l-Kalem, I-X, Dımaşk-1996; Beyhakî, Zühdü’l-Kebîr, s. 165 (Hadis no: 373); Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 4/430 (11260), Müessesetü’r-Risale, Beyrut-1985; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 4/511 (6107), Dâru’l-Marife, Beyrut-1972; İbnu Receb el-Hanbeli, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 3/583.

[7] İbn Hibban, Sahih, 10/484 (4624); 11/5 (4706); Taberani, Kebir, 18/309 (797); Tirmizî, Fezailü’l-cihâd, 2 (1621); Ahmed, Müsned, 6/20 (24451).

[8] Ebu Hatim Muhammed b. Hibbân, Sahihu İbn Hibban bi-Tertibi İbn Balban, (Tahkik: Şuayb Arnavut), 11/5-6 (4707); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/456 (15877); 3/460 (15889); Kuzâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 2/135 (1047); Taberani, Evsat, 1/208 (669).

[9] Buhari, Bed’ü’l-Halk, 6 (3213).

[10] Müslim, İmân, 80.

[11] Ebu Davud, Melâḥim, 17 (4344); Tirmizi, Fiten, 13 (2174).

[12] Hâfî, Zadü’l-Meâd, (Hazırlayan: Secaattin TURAL, 2011), https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78448/zadul-mead-secaattin-tural.html

[13] Hamdullah Hamdi Dîvânı, Hazırlayan: Ali Emre ÖZYILDIRIM, https://ekitap.ktb.gov.tr/TR-78375/hamdullah-hamdi-divani.html

İhsan Şuuru ve Muhsinlerin Özellikleri IV” için 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s