Amellerin Mükâfâtını Allâh’tan Umma İhtisab

Musa Kazım GÜLÇÜR

18 Temmuz/2019

Giriş

İhtisab kelimesi lügatte, hesaplamak, takdir etmek, sorumluluğunu müdrik olmak, ummak, yetmek, kifayet etmek ve sevap gibi anlamlara gelmektedir.

Istılahta ise, yaptığı güzel amellerin ecrini ve mükâfatını Allâh’tan ummak, meydana gelebilecek her türlü problem karşısında sabır ve rıza göstermek gibi anlamlara gelmektedir.

İhtisab mevzuunu gelecek üç kısmı itibarı ile incelemeye çalışacağız.

1. Salih Amelleri Sadece Allâh Rızası İçin Yapma

Allâh’ın rızasının kazanılması ile ilgili olarak bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

(وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرٖى نَفْسَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ)

Kimi insan da var ki, benliğini Allah’ın rızasını kazanmaya adar. Hiç kuşkusuz, Allah kullarına karşı pek şefkatlidir.” (Bakara, 2/207).

Said b. Müseyyeb’in rivayetine göre bu ayet-i kerîme, Süheyb b. Sinan hakkında nazil olmuştur. Süheyb hicret etmek için Mekke’den ayrılmak istediğinde Mekke’li müşrikler onu alıkoydular ve eziyet ettiler. Süheyb Mekkelilere:

“Ben yaşlı birisiyim. Sizden veya sizin düşmanlarınızdan yana olmam size herhangi bir yarar ya da zarar vermez. Ben size malımı mülkümü verip, karşılığında sizden dinimi satın almak istiyorum” dedi. Onlar da buna razı olarak, malına mülküne el koyup kendisini serbest bıraktılar. Böylece Süheyb, Medine’ye hicret etti. Süheyb Medine’ye girince, Hz. Ebu Bekir (ra) ve Ömer (ra) bir grup sahabe kendisini karşıladılar ve ona:

“Alışverişin kârlı olsun!” dediler. Bunun üzerine Süheyb:

“Senin alışverişin de kârlı olsun. Sen de zarar etme, ama ne oldu ki?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir:

“Allah senin hakkında, şu ayeti indirdi” dedi ve yukarıdaki ayeti ona okudu.[1]

Bu âyet-i kerimenin günümüz Müslümanına verdiği mesaj ise şudur. Mükellef olan kimse, nefsini âhiret mükâfatı karşılığında satmıştır. Bu satma işi, o kimsenin namaz kılması, oruç tutması, haccetmesi gibi Allah’a itaati ihtiva eden hususlara benliğini adaması, tüketmesi ve bu sayede Allah’ın sevabına ulaşmasıdır. Sanki bu kimse, nefsini bir eşya gibi harcamıştır. Böylece bu kimse adeta bir satıcı, Allah da (cc) bir alıcı gibi olmuştur.

Kişinin benliğini bu şekilde Allâh’a (cc) adaması ameliyesini Hak Teâlâ şu şekilde beyan buyurmaktadır:

(اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ)

Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 9/111)

Ayrıca benliğin Allah Teâlâ’ya adanması ameliyesi, bir ticaret olarak da isimlendirilmiş ve şöyle buyurulmuştur:

(يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجٖيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖيمٍ)

Ey îman edenler, elem verici azaptan sizi kurtaracak bir ticâret (yolunu) size göstereyim mi?” (Saf, 61/10)

Diğer taraftan, Allâh’ın rızasına ulaşabilme ve bu uğurdaki çaba ve faaliyetlerin insan benliğinde yerleşmiş ve kökleşmiş bir haslet olması hususu şu muhteşem benzetme ile Kur’ân-ı Kerîm’de yerini almıştır:

وَمَثَلُ الَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْبٖيتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصٖيرٌ

Buna karşılık mallarını Allah’ın rızasını elde etmek ve gönüllerindeki imanı pekiştirmek için harcayanların durumu da yüksekçe bir tepedeki bol yağmur alarak ürünlerini iki kat olarak veren ve bol yağmur görmediğinde de mutlaka çisenti gören verimli bir bahçe gibidir. Hiç kuşkusuz ne yaparsanız Allah onu bilir.” (Bakara sûresi, 2/265).

Allah Teâlâ, mallarını rızasını kazanmak için harcayanların, amellerini Allah’ın zâyî etmeyeceğine ve ümitlerini asla boşa çıkarmayacağına kesin bir şekilde inanmalarını istemektedir. Çünkü verdikleri sadakalar, sevap ve mükafat itibarı ile yeniden dirilme esnasında karşılarında mutlaka hazır olacaktır.

Ayetteki mümin şahsın benliği, kalbi infak hususunda (تَثْبٖيت) “tespit” imbiğinden geçmiş, iman ile ışıklanmış, sevgiyle yücelmiş, vicdanın derinliklerinde yer eden güven duygusuyla infak eden bir karakterdir. Bu karakter, kalbini temizlemiş, Allah ile olan bağlarını güçlendirmiş, infak ile arınıp düzelmiş, yüce Allah da onun malını dilediği kadar nemalandırıp arttırmıştır.

Hidayetin bütünü ile Allâh’tan olduğu, O’nun rızası gözetilerek ve amaçlanarak yapılacak infak ve tasadduk faaliyetlerinin mümin-müşrik-kâfir demeden bütün muhtaçlara ulaştırılması gereği de şu âyet-i kerimede vazıh bir şekilde beyan buyurulur:

لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰیهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدٖى مَنْ يَشَاءُ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ اللّٰهِ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ

Onları hak yola getirmek senin görevin değil, lâkin Allah’tır ki dilediğini doğru yola getirir. Hayır olarak yaptığınız her harcama sadece kendiniz içindir. Zaten siz Allah rızasına ulaşmaktan başka bir gaye ile infak etmezsiniz. İşlediğiniz her hayrın mükâfatı size tamamen verilir ve hakkınız asla yenmez.” (Bakara, 2/272).

Bu ayet-i kerîmenin sebeb-i nüzulü ile ilgili olarak şu rivayetler nakledilmiştir:

1. Hz. Peygamber (sas) müşriklere tasadduk etmiyordu. Bu âyet nazil olunca, Resülullah (sas): “Diğer dinden olan insanlara da tasaddukta bulunun” buyurdular.[2]

2. Müslümanlar, fakir olan müşriklere, aynı dinden olmadıkları gerekçesi ile maddi yardımda bulunmuyorlardı. Bu tavırlarının yanlışlığını beyan için bu âyet-i kerîme nazil olmuştur.[3]

3. Hz. Ebu Bekir (ra)’in kızı Esmâ’nın müşrik annesi Kuteyle ile Esma’nın yine müşrik olan büyük annesi, Esma’dan maddi yardım istemek üzere geldiler. O da:

“Hz. Peygamber ile müşavere etmedikçe, size hiçbir şey vermem. Çünkü siz, benim dinimden değilsiniz” dedi. Hz. Peygamber (sas) ile bu hususta istişare edince, Allah Teâlâ bu âyeti indirdi ve Efendimiz (sas) de Esma (r. anha)’ya, onlara tasaddukta bulunmasını emretti.[4]

Bütün bu rivayetlere göre ayetin manası, “Sana muhalif olanları hidayet etmek senin görevin değildir ki, Müslüman değiller diye onlara sadaka vermeyesin. O halde Allah rızası için onlara da tasadduk et. Sadakayı, onların Müslüman olmaları şartına bağlama” şeklinde olur. Benzer anlamdaki diğer bir ayet-i kerîme de şöyledir:

لَا يَنْهٰیكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذٖينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِى الدّٖينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوا اِلَيْهِمْ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ

Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.” (Mümtehine, 60/8)

Allah Teâlâ bu ayette, müşriklere iyilik yapma hususunda ruhsat vermiştir. Binaenaleyh ayet-i kerîme, “sıkıntıya düşmüş bir kimsenin, ihtiyacını gidermek için vermiş olduğunuz sadakalarla, sadece ve sadece Allah rızasını talep ediyorsanız, başka dinden fakir olanlara da infâk ediniz. Onların doğru yolu bulması size ait olmadığı için, başka dinden olma durumları, sizi onlara infâk etmekten alıkoymasın” şeklinde bir anlam taşımış olmaktadır.

Şimdi nakledeceğimiz âyet-i kerimede yer alan (نَجْوٰي) “necvâ” kelimesi “biriyle gizli konuşma, sohbet etme, gizli şey, gizli toplantı, fısıltı, fısıldama, fısıl fısıl konuşan insanlar” anlamına gelmektedir. Bu kelime Türkçemizde yerleşik ancak Fransızca kökenli olan ve “toplantı yerlerinde, normal oturumlar dışında, çeşitli grupların yaptığı gizli görüşmeler veya çalışmalar” anlamındaki “kulis” kelimesine denk olarak kabul edilebilir.

İşte Kur’ân-ı Kerîm, bu tür bir kulis faaliyetinin geçerlilik çerçevesini şu şekilde belirlemektedir:

لَا خَيْرَ فٖى كَثٖيرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْتٖيهِ اَجْرًا عَظٖيمًا

Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların çoğunda hayır yoktur. Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı, güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmeleri gerekir. Kim Allah’ın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de ona çok büyük mükâfat veririz.” (Nisa, 4/114).

Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede, kulis faaliyetlerinin ancak hayır işleri için olabileceğini ve bunun da üç çeşit olduğunu beyan etmiştir:

1. Sadakayı emretmek.

2. Maruf olan hususları emretmek.

3. İnsanların arasını ıslah etmek.

Bu üç çeşit hayır, her ne kadar şerefli ve son derece yüce ise de insan, sırf Allah rızasını talep etme ve O’nun rızasını kazanma için bu faaliyetleri yaptığı zaman sevap umabilir. Ama, bu kulisleri gösteriş ve kahramanlık olsun diye yaparsa, bu durumda hüküm tersine döner ve bütün hayır görünümlü uğraşlar birer kötülük ve seyyie haline dönüşür.

İşte bu âyet, amellerle ulaşılmak istenen amacın ve niyetin ihlaslı olup olmadığı hususunda kalbin durumunu kontrol etme, Allah rızasını hedeflemeyen maksatlara yönelmekten kalbi arındırma olduğuna en kuvvetli delillerden birisidir.

Ebu Mesud el-Bedrî’nin rivayetine göre Resülullah (sas) buyurdular ki: “Müslüman kişi, ailesinin nafakası için harcar ve bunun sevabını tamamen Allah’tan umarsa bu ona sadaka olur.”[5]

Ramazan orucunda olduğu gibi bu amellere ait mükâfat ve karşılığı tamamen Allâh’tan beklemek de ihtisab çerçevesinde görülmektedir.

Ebû Hüreyre (ra)’den rivayet edildiğine göre Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek (ihtisab) Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”[6]

“Übey İbni Kâ’b (ra) şöyle rivayet etmektedir. Ensardan bir adam vardı. Evi mescide ondan daha uzak olan bir kimse bilmiyorum. Buna rağmen hiçbir namazı kaçırmıyordu. Kendisine:

“Keşke bir binit satın alsan! Karanlık ve sıcak günlerde onunla gelir giderdin?” dedim. Adam:

“Evimin mescide yakın olması beni sevindirmez. Ben mescide gelip giderken attığım her adıma sevap yazılmasını istiyorum” dedi. Adamın bu sözü üzerine Resülullah (sas):

“Allah Teâlâ bunların hepsinin sevabını senin için bir araya topladı” buyurdu.[7]

2. Yegâne Muînin Allâh Teâlâ Olduğuna Gönülden İnanma

Herhangi bir zarar, musibet, darlık, zarar ve sıkıntı karşısında yegâne yardımcı ve muînin Allâh Teâlâ olduğunu bilme, kişinin Allâh’a (cc) olan hüsn-ü zannının en önemli göstergelerindendir. Bu durum şu âyet-i kerimede açık bir şekilde beyan edilir:

اَلَّذٖينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اٖيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ

Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil / Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (Ali İmran, 3/173).

Âyet-i kerimede yer alan “onların imanlarını artırmış…” cümlesinin ifade ettiği imanda artış mevzusunu “İmanın Yenilenmesi ve Güçlenmesi“ başlıklı yazımızda incelemeye çalışmıştık.

Allah’tan başka güvence tanımayan, O’ndan hoşnut olan, O’nunla yetinen müminlerin imanları artar. Ancak iman, güçlü hale gelme ya da bazen zayıflama arasında değişkenlik gösterir. Mümin kalpte iman, imana müteallik hususların arka arkaya işlenmesi ve fiilen bulunuşunun devamlılığı itibariyle artmaya devam eder. Bunun aksi, yani kalbin arka arkasına gaflete düşmesi sonucunda ise iman zayıflar ve eksilir.

3. Mevlâdan Gelen Kısmete Razı Olmak

İster az isterse de çok olsun Mevlâdan gelen kısmete razı olma ihtisabın bir başka vechesidir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَا اٰتٰیهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْتٖينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ وَرَسُولُهُ اِنَّا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ

Eğer onlar Allah ve Resulünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resulü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder, O’nun ihsanını isteriz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Tevbe, 9/59).

Ayet, rızasızlığın ve dini hayatlarını dünyevi amaçlarla şekillendirmeye çalışanların, neticede nifaka düşebileceklerine delâlet etmektedir. Ama Allah Teâlâ’nın müsaade ettiği nispette dünyalık peşinde olup, esas gayesi dini birtakım maslahatları elde etmek olan kimse ise doğru yoldadır. Bu hususta esas kaide, insanın Allah’ın kaza ve kaderine razı olmasıdır. Bu ayet-i kerîmede “razı olmanın” dört seviyede gerçekleştiği görülmektedir:

1. İlk derece, Allah’ın abesten ve hatadan münezzeh, işlerin neticesini en iyi bilen bir hakîm olduğunu bilerek, (اَنَّهُمْ رَضُوا) “onlar razı olmuşlardır” cümlesinde ifadesini bulan, Allah ve Resülullah’ın verdiğine doğrudan ve sorgulamadan “razı olma” durumudur. Allah’ın hükmü ve takdiri olan her şey doğru ve gerçektir, bu hususta O’na itiraz etmeme ve sorgulamama ilk ve en yüksek derecedir.

2. İkinci derece ise razı oluşun, (حَسْبُنَا اللّٰهُ) “Allah bize yeter” cümlesi ile kişinin lisanında ifadesini bulmuş olmasıdır. Bu ifade, “Biz Allah’ın hüküm ve kazasına razı olduğumuz için, bu kulluk mertebesine nail olduk. Binâenaleyh bize Allah yeter” anlamına gelmektedir.

3. Üçüncü derece, insanın (حَسْبُنَا اللّٰهُ) “Allah bize yeter” şeklinde beyan edilen o yüksek derece ve makama ulaşamadığında, diğer mertebeye inip (سَيُؤْتٖينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ وَرَسُولُهُ) “Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resulü ileride bize yine verir” demesidir. Bu lütf-u kerem, takdîr-i ilahi gereği ya bu dünyada olur yahut da ahirette olur. Ahirette olması daha efdaldir.

4. Dördüncü derece ise, (اِنَّا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ) “Biz yalnız Allah’a rağbet eder, O’nun ihsanını isteriz” cümlesinin ifade ettiği manadır. Bu ifadede; “Biz iman ve taat umdeleri ile, mal alıp dünyevî makamlar elde etmeyi istemiyoruz. Bizim gayemiz ya ahiret saadetlerini elde etmek yahut da kulluğa ulaşmaktır” anlamı mündemiçtir.

Rivayet olunduğuna göre, Hz. İsa (as), Allah’ı zikretmekte olan bir topluluğa rastladı ve:

“Sizi bu zikir uğraşısına sevk eden amil nedir?” diye sordu. Onlar:

“Allah’ın cezasından duyduğumuz korkudur” dediler. Hz. İsa (as) da:

“İsabet ettiniz” dedi. Sonra Allah’ı zikreden bir başka topluluğa rastladı ve:

“Sizi buna sevk eden etken nedir?” diye sordu. Onlar:

“Allah’ın vereceği mükâfatı elde etme arzumuzdur” dediler. Hz. İsa (as) da:

“İsabet etmişsiniz, doğru yapıyorsunuz” buyurdu. Daha sonra yine zikrullah ile meşgul üçüncü bir topluluğa uğradı ve aynı soruyu sordu. Onlar:

“Biz Allah’ı (cc), ne cezasından korktuğumuz ne de mükâfatını umduğunuz için zikretmiyoruz. Aksine biz, ubudiyetin zilletini ve rububiyetin izzetini ortaya koymak, kalplerimizi marifetullah ile, dillerimizi de O’nun kutsiyetine ve izzetine delâlet eden lafızlarla şereflendirmek için O’nu zikrediyoruz” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. isa (as):

“Siz, Hakk’ı bulmuşsunuz” dedi.

Hem bolluk anlarında hem de sıkıntılı anlarda mümin tavrı ile ilgili şu hadîs-i şerîf de dikkat çekicidir:

Suheyb (ra)’den rivayet edildiğine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Müminin işi ne ilginçtir. Onun bütün işi hayırdır. Bu, ancak müminler içindir. Şayet kendisine bir iyilik isabet ederse buna şükreder ve kendisi için hayırlı olur. Bir sıkıntı isabet ederse sabreder. Bu da kendisi için hayırlı olur.”[8]

Sonuç

Muhtesib, mâsivallâhtan beklentisizliği ile Allâh’ın rıza ve muhabbetine ulaşır. Bu hali ile imanda kemâle, İslâm’da ise güzelliğe erişir. İhtisab hali her iki cihan saadetine vesiledir. Çünkü muhtesib, “dünyaya rağbet gösterme ki, Allah seni sevsin; insanların ellerinde bulunana (nimet ve imkânlar) rağbet etme ki, onlar (da) seni sevsin”[9] prensibini bir hayat düsturu yapmıştır.

Gönülden bir ihtisab içerisindeki muhtesibin karşılığı sadece Cennet’tir. İhtisab, kişiyi riya tehlikesinden uzaklaştırmakta, Rabbine olan itimadını artırmaktadır.

Dini ibadetlerdeki ihtisab, muhtesib için bir göz aydınlığı, gönül huzuru ve güçlü bir iman vesilesi olmakta, onu manen yükseltmektedir. İhtisab, muhtesib için kaza ve kadere rıza ile Allâh’a hüsn-ü zann için kuvvetli bir delil olmaktadır.


[1] Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, s. 58-59, Dâru’l-Kitâbi’l-Cedîd-1969.

[2] Ibid, 83.

[3] Ibid, 83.

[4] Ibid, 83.

[5] Buharî, Nafaka, 1.

[6] Buhârî, Îmân, 28; Savm, 6; Müslim, Sıyâm, 203; Müsâfirîn, 175.

[7] Müslim, Mesâcid, 278.

[8] Müslim, Zühd, 64.

[9] İbn Mâce, Zühd, 1.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s