Benliğine Zulmeden, Muktesid ve Hayırlarda Öne Geçen

Musa Kâzım GÜLÇÜR

4 Ekim/2019

Giriş

Devrân odur kim devrini devr-i felek bilmez ola,

İnsân odur kim sırrını ins ü melek bilmez ola.

Niyâzî-i Mısrî (1618-1694)

Fatır, 35/32.

Benlik; öz varlık, bir kimseyi kendisi yapan, onu diğerlerinden ayıran temel özellik ve kendilik olarak da tanımlanabilen bir kavramdır. Daha genel anlamda ise benlik, özne olarak “ben” cevherinin, nesne olan “ben” hakkındaki tasavvuru olarak da ifade edilebilir. Benlik algısı, bireyin kendi benliğine ilişkin bilgisinin kaynağıdır.

Bediüzzaman hazretlerinin ifadeleri içerisinde bakmak istersek benlik; bir ayna gibi aslında Yaratıcısını gösteren, bir ölçü birimi gibi dışındaki gerçek varlığa işaret eden, bir kelimenin anlamının ortaya çıkmasına vesile bir harf, çok kalın insanlık halatında yer alan ince şuurlu bir tel, insanlık mahiyetini oluşturan elbisedeki ince bir ip veya insanlık şahsiyetini oluşturan kitaptaki bir harftir. Bu harfin iki yönü bulunmaktadır:

Biri hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icat edemez. O yüzde fâil değil, icattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir.[1]

İnsanlar normalde, Yüce Yaratıcı tarafından hayra yönelebilme potansiyel gücü ile donatılmıştır. Bu açıdan bütün insanlar öz saygılarını mümkün mertebe yüksek düzeyde tutmak için çaba gösterir, gerekli gördükleri durumlarda, sahip oldukları benliklerin iyileştirilmesi adına hayırlı faaliyetlere yönelirler. Ancak bazen de tam aksine (hafazanAllâh) nefis ve şeytanın aldatması ile ahlâk ve insanlık kurallarına aykırı bir şekilde yaşamaya ve sefâhate kayabilir, benliklerine cahillikle zulmedebilirler.

Kur’ân-ı Kerîm bu hususu çok çeşitli yönleri ile beyan buyurmuş olmakla birlikte, bu yazımızda anlamaya çalışacağımız âyet-i kerîme, şimdi nakledeceğimiz Fatır, 35/32 olacaktır. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurur:

Kitab’a Vâris Olanlar

ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذٖينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهٖ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ

“Sonra Kitab’ı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi benliğine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur.” (Fatır, 35/32)

Vâris kelimesi, “mülk edinmeye hak kazanan kimse” demektir. Bu âyet-i kerimede (اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ) “Kitab’ı miras olarak verdik” cümlesi ile çok açık bir şekilde, Allâh’ın (cc) ilâhi sözünün ya da kelâmının yani Kur’ân-ı Kerîm’in, Allâh’tan eşref-i mahlûkât olan insanlara gönderilmiş, Müslümanların tevarüs ettiği ve onlara miras kalmış çok kıymetli ve paha biçilemez bir değer olduğu beyan edilmektedir. Bu açıdan, Müslüman her birey Kur’ân-ı Kerîm’in mirasçısıdır. Buradaki mirasçılık sebebi “Müslüman” olmadır ve bütün Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’e mirasçılık açısından, ilk kademeyi oluşturan “ashabu’l-ferâiz” yani ilk derecedeki “pay” sahipleridirler.

Âyet-i kerimede, bu paha biçilemez miras yani Kur’ân-ı Kerîm sahiplerinin,

(الَّذٖينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا)

“kullarımız arasından seçtiklerimiz”

cümlesi ile doğrudan “Müslümanlar topluluğu” olduğu görülmektedir.

Bu cümledeki (اصْطَفَيْنَا) “seçtiklerimiz” kelimesinin,

وَوَصّٰى بِهَا اِبْرٰهٖيمُ بَنٖيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِىَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّٖينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakup da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak ölün” dedi.” (Bakara, 2/132)

ve

(قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذٖينَ اصْطَفٰى اٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَ)

“(Ey Muhammed!) De ki: “Hamd Allah’a mahsustur. Selâm onun seçtiği kullarına.” Allah mı daha hayırlıdır, yoksa müşriklerin ortak koştukları mı?” (Neml, 27/59)

âyet-i kerimeleri ile anlam açısından bir müşterekliği ihtiva ettiği düşünülebilir.

Daha sonra âyet-i kerîme, Müslümanları “benliğine zulmeden”, “orta şekilde olan” ve “hayırlarda öne geçen” diye üç bölüme ayırmaktadır. Demek ki “benliğine karşı zâlim” haricinde insan için iki alternatif bulunmaktadır. “Vasat/muktesid” olma ve “hayırlarda yarışma.”

Benliğine Zulmedenler “İnançsızlar/Kâfirlerdir” Diyenlerin Delilleri

Arap dili ve tefsir alimi Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed b. İsmail el-Muradî el-Mısrî (v. 338/950) (lakabı bakırcılık yaptığı için Nehhâs’tır), “benliğine zulmeden/zâlim” cümlesinden maksadın, Hz. Peygamber’in (sas) amcasının oğlu, tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite ve çok hadis rivayet edenler arasında yer alan büyük sahabi Ebu’l-Abbas Abdullah b. el-Abbas b. Abdilmuttalib el-Kureşî (v. 68/ 687-88)’den yapılan rivayete göre, inançsız/kâfir kişi olmasının daha doğru olduğunu belirtmektedir.

Yine İbn Abbâs’tan (ra) aktarıldığı kadarı ile, “bu âyet-i kerimeye göre iki kısım insan kurtulmaktadır (muktesid ve sâbık). O zaman cümlenin takdiri şöyle olur: “Kullarımızdan bir kısmı, yani nefislerine zulmedenler kâfir olanlardır.”

Basra’lı meşhur tabii, âlim ve zahid Ebu Said el-Hasen b. Yesar el-Basrî (v. 110/728)’ye göre ise, benliğine zulmeden/zâlim kimse fâsık olan kişidir. Bu durumda bir sonraki ayette (جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا) “Onlar, Adn cennetlerine girerler” cümlesinde bulunan “onlar” zamiri, muktesit ve sabık bi’l-hayrât için geçerli olup, benliğine zulmeden/zâlim kişi bu zamire dâhil değildir.

Abdullah b. Abbas’ın mevlası, tabii müfessir Ebu Abdillah İkrime b. Abdillah el-Berberi el-Medeni (v. 105/723), tabii müfessir Ebü’l-Hattab Katade b. Diame b. Katade es-Sedusi el-Basri (v. 117 /735), müfessir Ebu’l- Kasım (Ebu Muhammed) Dahhak b. Müzahim el- Hilali el-Horasanî el-Belhî (v. 105/723) ve Arap dili ve tefsir alimi Ebu Zekeriyya Yahya b. Ziyad b. Abdillah el-Absî el-Ferrâ (v. 207 / 822)’dan gelen görüşe göre ise; muktesid asi mümin, sabık ise mutlak manada müttaki kişidir.

Bu muhteşem müfessirler, âyet-i kerimenin, Vakıa suresindeki şu âyet-i kerîme ile uygunluk arz ettiğini düşünmektedirler:

وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةً فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُولٰئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فٖى جَنَّاتِ النَّعٖيمِ

“Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman. Sağın adamları, ne uğurlulardır onlar! Solun adamları, ne uğursuzlardır onlar! Ve o sabıklar, (inançta ve amelde duraksamadan) ileri geçenler!” (Vakıa, 56/7-12)

Ayrıca bu önde gelen müfessirler, benliğine zulmeden/zâlim kişilerin, “Sonra Kitab’ı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik” cümlesinde yer alan, (اصْطَفَيْنَا)seçtiklerimize” zümresine dâhil olmalarının mümkün olamayacağını kabul etmektedirler.

Tabiin neslinin önde gelen müfessirlerinden Mücahid b. Cebr el-Mekkî el-Mahzumî (v. 103/721)’nin yine İbn Abbâs’tan yaptığı nakle göre, benliğine zulmeden/zâlim (أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ) solun adamı, muktesid (اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ) sağın adamı, sâbık da (السَّابِقُونَ) bütün insanları hayır konusunda geçen kişilerdir. Âyet-i kerime şu şekildedir:

وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةً فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُولٰئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فٖى جَنَّاتِ النَّعٖيمِ

“Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman. Sağın adamları, ne uğurlulardır onlar! Solun adamları, ne uğursuzlardır onlar! Ve o sabıklar, (inançta ve amelde duraksamadan) ileri geçenler!” (Vakıa, 56/7-12)

Üç Sınıf da Cennettedir Diyenlerin Delilleri

Şimdi aktaracağımız rivayetler açısından, bu üç sınıfın yukarıda geçen beyanların aksine olarak tamamının Cennet’e dahil olacağı anlaşılmaktadır. Rivayetlere dayanarak bu yorumu kabul edenler, benliğine zulmeden/zâlim kimselerin de kâfir ya da fâsık olmamaları kaydıyla, Fatır, 35/32’den hemen sonra gelen ayetteki (جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا) “Onlar, Adn cennetlerine girerler” (Fâtır, 35/33) cümlesinin kapsamına dahil olduklarını belirtmektedirler. Bu yorumu kabul edenler bilhassa da şimdi aktarmaya çalışacağımız rivayetlere dayanmaktadırlar.

Rivayete göre; Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ebu’d-Derdâ (ra), Hz. İbn Mesud (ra), Hz. Ukbe (ra), Hz. Amr (ra) ve Hz. Aişe (r. anhâ) bu görüştedirler. Bu görüş sahiplerine göre ayet-i kerimedeki benliğine zulmeden/zâlim kelimesinin anlamı küçük günahlar işleyenler, muktesid ise dünya ve ahirete hakkını verenlerdir. Bu açıklamaya göre (جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا) “Onlar, Adn cennetlerine girerler” (Fâtır, 35/33) cümlesine bu üç sınıf dahil olmaktadır.

Ebu Said el-Hudri Ka’bu’l-Ahbâr’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Kabe’nin Rabbi’ne yemin olsun ki, onlar hep aynı boyda olacaklar, ancak biri diğerinden sadece amelleri ile üstün konumda olacaktır.”

Ebu İshak es-Sebiî de şöyle demektedir: “Benim altmış yıldan beri duyduğum şu ki benliğine zulmeden/zâlim kimselerin hepsi de cehennemden kurtulan kimselerdir.”

Üsâme b. Zeyd, bu ayet-i kerime ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in (sas) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Bunların hepsi bir seviyededir. Hepsi de cennettedir.”[2]

Hz. Ömer b. el-Hattâb (ra) bu âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra şöyle demiştir: “Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bizim ileri geçenimiz (sâbık bi’l-hayrât), zaten ileri geçmiş olacaktır. Bizim itidal üzere olanımız (muktesid) kurtulacaktır, (benliğine zulmeden) zalimimiz de günahları bağışlanmış olacaktır.”[3]

İmam Suyutî’nin naklettiği bir hadîs-i şerifte de Ebu’d-Derdâ’dan rivayetle Efendimiz (sas) benzer bir şekilde şöyle buyurmaktadır:

“Sâbık (bi’l-hayrât) ve muktesid Cennet’e sorgulanmaksızın gireceklerdir. Benliğine zulmedenin hesabı ise kolaylıkla görülecek, sonra o da Cennet’e girecektir.”[4]

Yunus (as), ilahi vahyi beklemeden tebliğ beldesinden ayrıldığında bilindiği üzere, bulunduğu gemiden denize atılmış, balık da onu yutmuştu. Balığın karnında iken yaptığı tesbih neticesinde Allâh (cc) onu balığın karnından çıkarmış ve ona şifa vermişti. Balığın karnında iken yaptığı duada benliğine zulmettiğini şu şekilde ifade ettiği Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere bildirilmektedir:

وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ

“Zünnûn’u (Yunus) da hatırla. Hani öfkelenerek (halkından ayrılıp) gitmişti de kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (benliğine) zulmedenlerden oldum” diye dua etti.” (Enbiya, 21/87)

Cenâb-ı Hak da onun duasını kabul ettiğini şu şekilde beyan buyuruyor:

فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ وَكَذٰلِكَ نُنْجِى الْمُؤْمِنٖينَ

“Biz de duasını kabul ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya, 21/88)

Cenab-ı Hak yine Kur’ân-ı Kerîm’de, Musa (as) (Kasas, 28/16) ile Saba melikesi Belkıs’ın (Neml, 27/44), benliklerine zulmettiklerini ifade edip affedilmelerini istediklerini, kendisinin de affettiğini beyan etmektedir.

Mutasavvıfların Üç Sınıf ile İlgili Görüşleri

Mutasavvıfların “benliğine zulmeden/zâlim, muktesid ve sâbık bi’l-hayrât” hakkındaki görüşleri bilhassa hemen yukarıda aktardığımız rivayetlere uygun bir şekilde şöyledir:

Zünnûn-i Mısrî’ye göre; benliğine zulmeden/zâlim Allah’ı sadece dili ile zikreden, muktesid kalbi ile anan, sâbık ise O’nu hiç unutmayandır.

Antâkî’ye göre zalim, sadece konuşan kimse, muktesid mutedil davranış sahibi kimse, sâbık ise hal sahibi kimsedir.

İbn Atâ’ya göre; zalim dünya dolayısıyla Allah’ı seven, muktesid âhiret dolayısıyla O’nu seven, sâbık ise Hakk’ın muradı için kendi muradını bir kenara iten kimsedir.

Sehl b. Abdillah’a göre; benliğine zulmeden/zâlim câhildir, muktesid müteallim, sâbık da âlimdir.

Ayrıca şöyle de denilmiştir: Benliğine zulmeden/zâlim cehennem korkusuyla, muktesid cennet umuduyla, sâbık da sırf rızâsı için Allah’a ibadette bulunandır.

Bir başka görüşe göre ise benliğine zulmeden/zâlim, dünyada zühd içerisinde yaşamaya çalışandır. Çünkü zâhid kişi benliğine zulmederek dünyaya bir pay bırakmıştır ki bu da marifet ve muhabbettir. Muktesid kişi arif, sâbık ise muhib yani seven kimsedir.

Yine, benliğine zulmeden/zâlim belâ anında sızlanan, muktesid belâlara sabreden, sabık da belalardan lezzet alan olarak tarif edilmiştir.

Yine benliğine zulmeden/zâlim, Allah’a gaflet içerisinde ve gelenek şeklinde ibadet eden, muktesid ise O’na korku ve ümit içerisinde ibâdet eden, sâbık da O’na mehâbetinden dolayı ibadet edendir.

Yine benliğine zulmeden/zâlim, eline mal geçtiğinde infak etmeyip cimrilik eden, muktesid kendisine verildiğinde infak eden, sabık ise verilmediği halde şükür ve îsarda bulunandır.

Yine benliğine zulmeden/zâlim, malı ile kendini müstağnî gören, muktesid kendini dinî ile müstağnî gören, sâbık da kendini Rabb’i ile müstağni görendir.

Yine benliğine zulmeden/zâlim, Kur’ân’ı okuyan ama onunla amel etmeyen, muktesid Kur’an’ı hem okuyup hem de onunla amel eden, sabık da Kur’an’ı okuyan, onunla amel eden ve bilgilenen kişidir.

Bir diğer açıklama: Benliğine zulmeden/zâlim namaza ikamet getirildikten sonra mescide girendir. Çünkü böyle bir kimse ecirden mahrum kalarak benliğine zulmetmiş ve başkasının kazandığı ecri kazanamamıştır. Muktesid ezandan sonra mescide giren, sabık da müezzinin ezan okumasından sonra mescide girendir.

Bazı ilim ehli de bu hususta şöyle demişlerdir: Benliğine zulmeden/zâlim vakti de cemaati de kaçırıncaya kadar namazdan gaflete düşen, muktesid vakit hususunda kusuru bulunmamakla birlikte cemaati kaçıran, sabık da hem vakte hem de cemaate yetişerek her iki fazileti elde eden kimsedir.

 Yine benliğine zulmeden/zâlim nefsini seven, muktesid dinini seven, sabık da Rabb’ini sevendir.

Bir başka açıklamaya göre benliğine zulmeden/zâlim, adalete talip olmakla birlikte kendisi adil olmayan, muktesid, hem adalet yapılmasını isteyen hem de adalet yapan, sabık ise adalet yapmakla birlikte kendisine adalet yapılmasını istemeyen kimsedir.

Aişe (r. anhâ) diyor ki: Sâbık hicretten önce Müslüman olan, muktesid hicretten sonra, benliğine zulmeden/zâlim de ancak kılıç zoruyla Müslüman olandır.”[5]

Sâbık bi’l-Hayrât’ın Vasıfları

“Şüphe yok ki bu Kur’an en doğru olan yola hidâyet eder.” (İsra, 17 9)

Sâbık bi’l-Hayrât’ın Vasıfları Kur’ân-ı Kerîm’de görebildiğimiz kadarı ile şu ayet-i kerimede tafsil edilmektedir. Şöyle ki:

اِنَّ الَّذٖينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ وَالَّذٖينَ هُمْ بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ وَالَّذٖينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ وَالَّذٖينَ يُؤْتُونَ مَا اٰتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ اَنَّهُمْ اِلٰى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ اُولٰئِكَ يُسَارِعُونَ فِى الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

 “Hakikaten Rablerini büyük tanıyıp (O’nun korkusu ile kalpleri) rikkate gelenler, Rablerinin âyetlerine îman etmekte sebat gösterenler, Rablerine şirk koşmazlar, Rablerinin huzuruna döneceklerinden yürekleri korku ile çarparak infakta bulunanlar. İşte bunlardır hayırlarda sürat yarışı yapanlar ve onun için bunlar en önde gidenlerdir.” (Müminun, 23/57-61)

Bu âyet-i kerimede “sâbık bi’l-hayrât” olanlar; haşyet, iman, şirk koşmama ve yürekleri korku içinde çarparak infakta bulunanlar şeklinde dört özellikle anılmaktadırlar. Şimdi bu özelliklere biraz daha yakından bakmaya çalışalım.

A. Haşyet

Haşyet kelimesi İslâmî bir terim olarak, kulun işlediği hatalar ve günahlar sebebiyle veyahut da Allah’ın celal sıfatlarının kendisinde tecelli edeceği düşüncesiyle kalbinde duyduğu endişeye verilen bir isimdir.

Bu kelimenin geçtiği Kur’ân ayetlerinden bir tanesi şu şekildedir:

(فَذَكِّرْ اِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰى)

“O halde, (Kur’ân hakikatlerini başkalarına) hatırlat, bu hatırlatma ister fayda veriyor görünsün ister görünmesin. Allah’a karşı derin saygı duyarak O’ndan korkan mutlaka öğüt alacaktır.” (Alâ, 87/9-10)

Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse hadis-i şerîflerde takva, işfak, vecel, havf ve rehbet kelimeleri veya türevleri haşyet kelimesi ile aynı ya da yakın anlamları ifade eden kavramlar olarak kullanılmıştır. Saygıyla karışık bir korku olan haşyet, şimdi aktaracağımız âyet-i kerimedeki kullanımından da anlaşılacağı üzere, daha ziyade kendisine saygı duyulan Yüce Yaratıcı hakkındaki kalbî, ruhî ve zihnî bilginin bir yansıması olarak ortaya çıkar:

(إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء)

“Allah’tan ancak alim kulları hakkıyla haşyet duyar (korkar).” (Fatır, 35/28).

Bu ayet-i kerîmede, aynı zamanda ilmin değerine de delalet eden birçok işaret bulunmaktadır:

1. Ayet, Cennet ehli olan bir guruba/topluluğa işaret eder. Çünkü, kim Allah’tan korkar, haşyet duyarsa Cennetliklerden olur. Alimler Allah’tan korkanlardandır. O halde alimler, Cennet ehlindendir. Ayrıca ayet, âlimlerin haşyet ehli olduklarını (Allah’tan korktuklarını) gösterir. Haşyet ehlinin, Cennet ehlinden olacaklarını ise şu iki âyet-i kerime açıklamaktadır:

جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرٖى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا اَبَدًا رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ

“Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn Cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı (haşyet) duyanlara mahsustur.” (Beyyine, 98/8).

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهٖ جَنَّتَانِ

“Rabbinin huzurunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan (havf eden) kimseye iki Cennet vardır.” (Rahman, 55/46).

Allâh’tan korkan kimselerin Cennetlik olduğunu, Cenâb-ı Allah’ın şu hadis-i kudsîsi de teyit etmektedir:

“İzzetime ve Celalime yemin ederim ki hiçbir kuluma iki emniyeti veya iki korkuyu aynı anda vermem. Eğer o dünyada benden emin olur (korkmazsa), kıyamet günü onu korkuturum. Eğer dünyada iken benden korkarsa, kıyamet günü onu emin kılarım.”[6]

Ancak Allâh’ın (cc), sadece zatını (varlığını) bilmek ondan korkmada yeterli olmaz. Bununla beraber üç şeyi daha bilmek gerekir:

 a) Kudretini bilmek, b) Bildiğini bilmek, c) Hüküm sahibi olduğunu bilmek.

Kulun Allah’tan gerçek manada korkması ancak, Allah’ın her şeyi bildiğini, her şeye kadir olduğunu, hoş olmayan ve haram fiillere razı olmayacağını bildiği zaman hasıl olur.

2. Ayetin zahiri, ancak alimlerin Cennet ehli olduğunu gösterir. Çünkü (إِنَّمَا) lafzı hasr (ancak, sadece) manası ifade eder. Bu durumda da ayet, ancak âlimlerin Allah’tan korktuğuna delalet etmiş olur. (ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِىَ رَبَّهُ) “İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.” (Beyyine, 98/8) ayeti de Cennetin, Allah’tan korkanlar için olduğuna delalet eder.

Allah’tan korkmanın, Allah’ı bilmenin ayrılmaz bir vasfı olduğu açıktır. Buna göre Allah’tan korkmamak, Allah’ı bilmemeyi ifade ettiği gibi, Allah’a yaklaştıran ilim de O’ndan korkmayı gerektiren bir ilimdir.

Hz. Aişe (r. anhâ)’den rivayet edildiğine göre Efendimiz (sas), kendisi uygulamakta olduğu bir ameli bırakarak, bu konuda insanlara bir kolaylık ve ruhsat tarafını işaret etmişti. Efendimiz (sas) bu tutumu ile, verdiği ruhsatlardan istifade edilmesini, işlerin daima kolaylık ve sadelik cihetinin tercih edilmesinin önemini ve lüzumunu vurgulamıştır. Ayrıca işlerin kolaylık ve sadelik cihetlerini tercih etmeyip de zor ve meşakkatli olanlarını devam ettirmek isteyenlere de müdellel bir üslûpla şu şekilde serzenişte bulunmuştur:

“Birtakım topluluklara ne oluyor ki, benim yapmış olduğum bir işi yapmaktan çekiniyorlar? Allah’a yemin ederim, ben onların içerisinde Allah’ı en bilenim ve Allah’a saygısı (haşyeti) en şiddetli olanım.”[7]

Atâ’dan rivayet edildiğine göre bir hadîs-i kudsîde de Musa (as) Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine;

“Ya Rab, hangi kulun hüküm vermede daha isabetlidir?” diye anlamaya çalıştığında Cenab-ı Hak:

“Kendi benliği ile ilgili olarak nasıl hüküm verecekse, başkaları hakkında da o şekilde hüküm verendir” buyurmuş, Musa (as) bunun üzerine;

“Hangi kulun daha zengindir?” diye sorunca Cenab-ı Allâh;

“Kısmet olarak kendisine verdiğime razı olan” buyurmuş, Musa (as) son olarak;

“Hangi kulun, Senin için daha çok haşyet (korku) duymaktadır?” diye sorunca da;

“Beni en fazla bilen” buyurmuştur.[8]

Özellikle bu aktardığımız son iki hadis-i şeriften açık bir şekilde anlaşılan, haşyet ile bilgi arasında çok önemli bir irtibatın olduğudur.

B. İman

İman, kelime anlamı olarak; “emn-ü emân=emniyet, güven” manasında olup; bir habere veya hükme, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, bir şahsın sözünü doğru kabulle mutlak manada tasdik etmek demektir. İnanma, bir manada tasdikin yanı sıra imanda ikrarın da çok önemli olduğuna Peygamber Efendimiz (sas) şu hadisle­riyle işaret buyurmuşlardır:

Kalbinde buğday, arpa ve zerre ölçüsü iman bulunduğu halde Allah’tan başka Tanrı yoktur, Muhammed O’nun elçisidir diyen kimse Cehennemden çıkar[9].

Dil ile ikrarın önemini ifade eden diğer bir hadis-i şerifte de Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

İman, kalp ile marifet, dil ile tasdik ve erkân ile ameldir[10].

Ehl-i Sünnet âlimlerinin cumhuru nazarında imanın hakikati;

“Allah Teâlâ’nın ulûhiyetini ve tevhidini, Hz. Muhammed (sas)’in peygamberliğini ve Allah’tan getirip tebliğ ettiklerinde sadık olduğunu dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir.”

Ebu Hanife (h. 150) hazretleri Fıkh-ı Ekber’inde,

وَالْإِيمَانُ هُوَ الْإِقْرَارُ وَالتَّصْدِيقُ. وَإِيمَانُ أَهْلِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَا يَزِيدُ وَلَا يَنْقُصُ مِنْ جِهَةِ الْمُؤْمَنِ بِهِ، وهُوَ يَزِيدُ وَيَنْقُصُ مِنْ جِهَةِ الْيَقِينِ وَالتَّصْدِيقِ

“İman, ikrar ve tasdiktir. Yer ve gök ehlinin imanı, inanılacak hususlar itibarı ile ne artar ne de eksilir. Ancak iman, yakîn ve tasdik açısından hem artar hem de eksilir”[11] demektedir. Ehl-i Sünnet âlimlerimizin tamamı da “mü’menün bih / kendisine inanılması gereken bütün unsurlar”da bir artma ya da eksilme olmayacağında icma etmişlerdir.

Ebû Mansur es-Semerkandî (h. 333) bu konuda şunları söylemektedir:

Sadece ikrarla iman olmaz. Çünkü sadece ikrarla iman olsaydı, bütün münafıkların mümin olmaları gerekirdi. Keza sadece tasdikle de iman olmaz. Eğer sadece tasdikle iman olsaydı, bütün kitap ehlinin mümin olması gerekirdi. Zira Allah (cc); “Allah şahitlik eder ki münafıklar yalancıdırlar” (Münafikun 63/1) ve “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar” (Bakara 2/146) buyurmaktadır”[12].

İmam Maturidî hazretleri imanın lügatte tasdik manasına geldiğini,[13] bir kısım insanların kalpte tasdikin değil, ancak marifetin olabileceğini iddia ettiklerini, hâlbuki kalpte tasdikin mümkün ve doğru olduğunu ifade etmektedir. Devamla tasdikin zıttının tekzip, marifetin zıddının cehalet olduğunu, haktan cahil olanın hakkı tekzip eden anlamına gelemeyeceğini, dolayısıyla da imanın kalpte marifet dışında bir cevher (tasdik) olması gerektiğini ifade etmektedir.[14]

Sa’düddîn et-Teftâzânî, Ebû Hafs Ömer b. Muhammed en-Nesefî’ye (ö. 537) ait el-Akâid isimli eserine yapmış olduğu şerhte, sadece bazı kaderiyyecilerin imanı marifet olarak tanımladıklarını ifade etmektedir[15].

Toparlayacak olursak; iman bir iç duyuş ve kalbî hissedişle hayat bulmakta, inanılan prensiplerin salih amele dönüşmesi, aza ve cevârihle pratiğe aktarılması vb. hususlar itibarı ile de tazeliğini korumakta, yenilenmekte, güçlenmekte ya da (hafazanallah) eskimekte, güçsüzleşmekte ve partallaşmaktadır.

C. Şirkin Sebepleri

Geçmiş dönemlerde olduğu gibi, günümüzde şirkin örnekleri, maalesef bütün çirkinliği ile devam etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki kıyamete kadar da devam edecektir.

Burada şu önemli sorular karşımıza çıkar:

“Bir insanın, Allâh’tan başka bir başka varlığa tapınmasının temel psikolojik saikleri nelerdir?”

“Dinin çok açık ve net yüzlerce ikazına rağmen, bir insan neden şirke girer?”

“Rezzâk’ın Allâh (cc) olduğu bilinmesine rağmen, şirke düşmenin sebebi rızık endişesi midir? İnsan, kendisini yediren ve içirenin Allâh olduğunu nasıl unutmaktadır?”

“Allâh’a şirk koşmanın yanlışlığı vicdanlarda duyulmamakta mıdır?”

“Bilerek ya da bilmeyerek “şirk” içerisine dalan, dünyadaki hazırı önemseyip, âhirete saklanmış güzellikleri önemsemeyen kimse, yüzlerin ışıl ışıl parlayarak Rabb’lerine bakacağı, zıt kutupta yer alanların suratlarının da ekşiyip kararacağı o şiddetli günden habersiz midir?”

Ya da Kur’ân-ı Kerîm beyanı ile:

(بَلْ يُرٖيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةً)

“Onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiyler) verilmesini istiyor” (Müddessir, 74/52)

âyet-i kerimesinde tarifi yapılan kimseler gibi, beyninin kortekslerinde bir peygamberlik silueti mi taşımaktadır?”

Bu sorular daha da çoğaltılabilir. Fakat bu kadarla iktifa edelim ve şimdi de bu sorulara, Kur’ân-ı Kerîm’in aydınlığında, Baki-i Hakîkî’nin, Ezelî ve Ebedî Mukaddes Kelâmından cevaplar bulmaya çalışalım.

C.1. Müşriklere Kur’ân-ı Kerîm’den Uyarılar

Kur’ân-ı Kerîm, bir insanın başka bir insanı, Tanrıymış gibi kabulünü şiddetli bir şekilde reddeder, bu temelsiz ve ahmak kabule “şirk” der. Şirk içerisindeki kimseye de öncelikle “müşrik” sonra da “kâfir” adını verir. Ebu Hanife Hazretleri bu açıdan, küfrün kapsamını daha geniş kabul etmiş ve her şirkin küfür olduğunu belirtmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in nassı ile “ortak koşmak yani şirk elbette çok büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13) Müşrik de şirkin içerisinde boğulmuş, şirkin karanlık derelerinde kaybolmuş zavallı birisidir. “Kâfir” ise, Allâh’ın (cc), kendisine lütfettiği sonsuz derecedeki iyilik ve güzellikleri, bir faniden kaynaklanıyormuş zanneden, dolayısıyla da “küfür” içerisinde bocalayan bir zavallıdır.

Şirkin en önemli sebeplerinden birisi de Allah’ın (cc) şanına yaraşır biçimde tanınamaması, tevhid inancının gerektiği gibi benimsenememesi veya korunamamasıdır. Şirk cehaletin, aczin ve tembelliğin eseri olup bir yönüyle insanın kendini aldatmasıdır.

Şirk, Allah’ın (cc) asla bağışlamayacağı en büyük günah ve doğru yoldan sapmadır. (Nisa, 4/48, 116) Müşrik ya da kâfir, “iyi bir iş yaptığını zannederken” tepetaklak Cehennem derelerine yuvarlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm bu tür kimseler için şöyle buyurur:

اَفَحَسِبَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَادٖى مِنْ دُونٖى اَوْلِيَاءَ اِنَّا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرٖينَ نُزُلًا

“Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi, bu şekildeki insanlara (kâfirlere), bir konak olarak hazırladık.” (Kehf, 18/102)

(قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَرٖينَ اَعْمَالًا)

“De ki: Çalışma bakımından, en büyük kayba uğrayan kimseleri size haber verelim mi?” (Kehf, 18/103)

(اَلَّذٖينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا)

“Bunlar, güzel iş yaptıklarını sandıkları halde, dünyadaki tüm çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir.” (Kehf, 18/104)

اُولٰئِكَ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهٖ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقٖيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْنًا

“Onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı (inkâr ile) kâfir olup da (hayır namına bütün) yaptıkları işler boşa gitmiş bulunanlardır ki biz kıyamet gününde onlar için hiçbir ölçü de tutmayacağız.” (Kehf, 18/105)

Kur’ân-ı Kerîm, “biz, tapınma vaziyeti gösterdiğimiz bu kişiler ile, Allâh’a yakınlaşmaya çalışıyoruz” boş hezeyanını savuran, müşrik ve kâfirlere şu şekilde cevap verir:

اَلَا لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ وَالَّذٖينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖ اَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فٖى مَا هُمْ فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖى مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.”

Kur’ân-ı Kerîm, mümin olduğunu iddia eden kimsenin bütünü ile, mutlaka ve sadece Allâh’a tapmasının, dinini sadece Allâh’a (cc) has kılmasının önemi üzerinde ehemmiyetle durur ve (لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ) “hâlis din, sadece ama sadece Allâh’a adanandır” beyan buyurur. Bu beyana çok benzer olan (مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ) “dini, içten bir inançla, sadece ama sadece Allah’a bağlayarak” ifadesi, aynı sure içinde ve tam olarak üç yerde daha (Zümer, 39/2; Zümer, 39/11; Zümer, 39/14) geçer.

C.2. Allâh’a (cc) Şirk Koşma

“Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir.” (Ali İmran, 3 101)

Bir kimse, Allâh’a (cc) şirk koşarsa, yani Yüce Yaratıcı ile benzer özelliklere sahip olduğunu düşünerek, fanî insanlara bağlanırsa ne olur? Gelin bu sorunun cevabını, Allâh’ın (cc) ebedî ve ezelî kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’den alalım:

حُنَفَاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكٖينَ بِهٖ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْوٖى بِهِ الرّٖيحُ فٖى مَكَانٍ سَحٖيق

“Ey Allah’ın muvahhidleri! O’na eş tutmaktan kaçının, çekinin. Kim Allaha eş koşarsa o, yüksekten düşüp de (parçalanmış ve) kendisini yırtıcı kuşların kapmış olduğu yahut rüzgârın kendisini uzak ve ıssız bir yere atmış olduğu nesne gibidir.” (Hac, 22/31)

Bu âyet-i kerîme, Müslümanların, hac gibi İslâm’ın en temel rükünlerinden olan, çok önemli bir ibadet esnasında, müstakim olmaları, sadece Hakk’a yönelmeleri, asla şirk koşmamaları ve ihlaslı olmaları gereğine çok açık bir şekilde delâlet etmektedir.

Kim Allah’a şirk koşarsa, bu şirk neticesinde kendisini, daha şiddetli başka bir helak çeşidi bulunmayan, bir yok oluş biçimiyle helak etmiş demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, müşrikin halini, yükseklerde uçarken, gökten düşüp de kendisini yırtıcı kuşların kaptığı, bu yırtıcı kuşların, şirk koşan kimselerin emeklerini ve çalışmalarını parça parça ettiği, emeklerine ve çalışmalarına ait parçaların, yırtıcı kuşların midelerinde dağılıp yok olduğu bir duruma benzetmektedir. Bu birinci benzetiştir.

Şirk koşan kimselerin, şirk içerisindeki vahim durumlarını, bu birinci benzetme ile anlamayabileceklerine ya da akıl edemeyebileceklerine binaen, Kur’ân-ı Kerîm ikinci bir benzetme daha yapmaktadır. Şöyle ki:

Allâh’a şirk koşan kimselerin durumu, şiddetli bir tayfun/kasırganın gelip de kendilerini, çok derin ve ıssız helak uçurumlarına sürüklediği kimselerin durumu gibidir. Bu kimselerin, icra ettiklerini sandıkları her türlü güzel iş, Allâh’a karşı fani bir insanı ya da varlığı, ortak yapmaları sebebi ile paramparça olmuştur. Çünkü Allâh’a (cc) karşı, temelden yanlış bir davranış sergilemişlerdir.

D. İnfâk

Sâbık bi’l-hayrât’ın temel özelliklerinden birisi de onun bütün bir dünyayı kardeşlik beşiği olarak görmesi, insan kardeşlerine elinden geldiği miktarda maddi yardımlarını esirgememesidir. İnsanın, başkalarının ihtiyaçlarını algılayabilme ve değerlendirebilme adına sosyal ötesi davranışı da diyebileceğimiz bu bakış açısını geliştirme ve genişletme çabaları, bireye kritik anlamda başka kişi ya da toplulukların da fakr u zaruretleri hakkında tahminde bulunabilmesine izin verecektir. Özellikle de ihtiyaç sahiplerinin gelişimleri, korunmaları ve varlıklarını sürdürebilmelerine katkıda bulunacak bu yüksek ahlâkî değer, şu şekillerde faaliyet ve davranışların oluşmasına zemin hazırlayabilecektir:

Organizasyon gerektirebilen tüm yardım türlerine dâhil olmaya çalışma, yardım ulaştırılmadığında büyük acılar çekecek kişiler ve topluluklara yetişip onların ellerinden tutma düşüncesini iç benliğinde geliştirme, sadece yerel değil ama aynı zamanda küresel olarak adaleti temin ve ilerletme idealini ruh ve kalb dünyasında bir düstur haline getirebilme…

Bu yüksek, ulvî ve insanî haslet, Cenâb-ı Hakk’ın izni ve inayeti ile öncelikle kişinin iç dünyasında doğar, kalp ve zihninde yeşerir, en küçük bir ödül beklentisi olmaksızın da başkalarına iyilik ve yardımla dışarıya yansır. Îsâr hasletinin gelişebilmesi için hem yerel hem de küresel anlamda diğer insan kardeşleri için duygu eşleştirmesi yapabilmek önemlidir. Bu açıdan, îsârın fıtrî bir hale dönüşmesine yardımcı olabilecek faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür: Başkalarının hukukunu önemsemek, cimrilikten hoşlanmamak ve hatta nefret etmek, güzel ahlâkı ikinci bir tabiat haline getirmek.

Bu yardımlar kelimenin kendi anlamında da mündemiç olduğu gibi kişinin nafakasına yardımcı nitelik taşımalı, heva ve heves yolunda olmamalıdır. Bu infak davranışı bilhassa da parayı seven kimseler açısından daha bir anlam taşımaktadır. Çünkü Resülullah (sas)’in beyanları ile en faziletli sadaka, kişinin sağlıklı ve eli sıkı, zengin olmayı ümit edip fakirlikten korktuğu zamanlarda verdiği sadakadır[16].

Sâbık bi’l-hayrât, malının sadece zekâtını vermekle de öyle anlaşılıyor ki sorumluluktan tam olarak kurtulamamaktadır. Efendimiz (sas):

“Şüphe yok ki malda zekâtın dışında bir hak vardır”[17] dedikten sonra: “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik (birr) değildir…” âyetini okumuş[18],

dolayısı ile malın sadece zekât ile temizlenemeyeceğine Allâhu a’lem işaret etmiş olmaktadır. Bu hususa, müttakîlerin sadece bollukta değil, ama aynı zamanda darlıkta da infakta bulunduğunu beyan buyuran Alu İmran, 3/134 âyet-i kerimesi de doğrudan delalet etmektedir.

Bir diğer âyet-i kerîmeden mal/para infakının, sâbık bi’l-hayrât bir şahsiyeti inşa edip, onu tevhidde zirveye ulaştırabileceği, iyi ve güzel amellerinin Cennet’i intaç edeceği, dolayısıyla da en büyük nimetlerden Rıdvan ve rüyetullaha mazhar olacağı görülmektedir. Ayrıca cimriliğin, infakı önemsememenin, kibre düşmenin de iyi ve güzel amellere giden yolu kapatacağı, neticesinin de Cehennem ve Cehenneme ait azap ve nekal olacağı, mal/para biriktirmenin kişiyi asla emniyete eriştirmeyeceği anlaşılmaktadır (Leyl, 92/5-11).

Zekât ise, infaktan daha ayrı bir konu, Allah Teâlâ’nın, zenginlerin servetinde fakirlere hak olarak tanıdığı bir farizadır. Mal ve mülkün asıl sahibi Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla zenginlere ihsan ettiği servetten, fakirler için zekât adında bir hak ayırmıştır. Dikkat edilirse eksen olarak kabul ettiğimiz âyet-i kerîmede önce Allah yolunda verilecek sadaka, daha sonra da zekât emri zikredilmektedir. Buradan da açıkça anlaşılıyor ki infak/sadaka zekâtın yerini tutmadığı gibi, zekât da infak/sadakanın yerini tutmamaktadır. Zekât bir fariza, infak/sadaka ise bilhassa da sâbık bi’l-hayrât’ta artı bir özelliktir.

Sonuç

Yazımıza ser levha yaptığımız âyet-i kerimedeki üç sınıfın da Cennetlik olduğu anlaşılmaktadır. Benliğine zulmedenlerin “inançsız/kâfir” kimseler olduklarını söyleyenlerin delillerinin zayıf olduğu görülmektedir. Bu üç sınıf arasında en önemli noktada duran “sâbık bi’l-hayrât” yani hayırlarda öne geçenler ise; haşyet, iman, Allâh’a (cc) şirk koşmama ve infak konularında en önde gidenlerdir.

Yazımızda “sâbık bi’l-hayrât” özelliği olarak naklettiğimiz Müminun, 23/57 ayet-i kerimesinde yer alan,

(اِنَّ الَّذٖينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ)

“Onlar hakikaten Rablerini büyük tanıyıp O’nun korkusu ile rikkate gelirler”

ayet-i kerimesindeki “müşfik” kelimesi “kaygı verici bir durumla karşılaşmaktan korkmak, çekinmek ve ürpermek” manalarında olup bu anlamı ile Enbiya, 21/49 ve Şurâ, 42/18’inci ayet-i kerimelerde de geçmektedir.

Ebu Talib el-Mekkî’ye göre “haşyet” kelimesi ile yakın anlam barındıran “havf” kelimesi, korkunun bütün makamlarını içine alan genel bir isimdir. Bu açıdan “havf” kelimesi, beş tabakayı kapsar ve bu tabakalardan her birinin de üç makamı vardır:

1. Korkunun birinci tabakası takvadır. Bu tabakada müttakiler, salihler ve amiller bulunur.

2. Korkunun ikinci tabakası çekinme “hazer”dir. Bu tabakada zahidler, vera ehli ve huşu sahipleri bulunur.

3. Korkunun üçüncü tabakası endişe “haşyet”tir. Alimler, abidler ve ihsan ehli bu makamda bulunur.

4. Korkunun dördüncü tabakası ürperme “vecel”dir. Bu tabakada zikredenler, Allah’a boyun eğenler ve arifler yer alır.

5. Korkunun beşinci tabakası titreme “işfak”tır. Bu tabakada sıddîklar bulunur. Onlar da şehidler, aşıklar mukarrebunun haslarının makamıdır.

Bunların korkuları, verilecek cezalara layık olacaklarını müşahede etmelerinden dolayı değildir. Bunların korkularının sebebi Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinini sıfatlarını çok iyi bilmelerinden dolayıdır.[19]

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden bizleri sâbık bi’l-hayrât zümresine dahil etmesini, benliğimize ya da başkalarına zulmetmekten bizleri muhafaza buyurmasını, kilâet ve riâyetini üzerimizde daim kılmasını dileriz.


[1] Bediüzzaman, Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat.

[2] Tirmizi, Tefsir, 36 (Hadis no: 3225); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/78.

[3] Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, C. 2, s. 485-486, (Hadis no: 4562, 4563), Müessesetü’r-Risâle, Beyrut-1985.

[4] Suyutî, Câmiu’l-Ehâdîs C. 7, s. 31, (Hadis no: 13178), Dâru’l-Fikr, Beyrut-1994.

[5] Kurtubi, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, C. 14, s. 346, 348, Dâru Alemi’l-Kütüb, Riyad, trsz.

[6] İbn Hibban, Sahihu İbn Hibban, 2/406; Bezzar, Müsned, 14/342; Beyhaki, Şuabu’l-İman, 2/223; İbnu’l-Mübarek, ez-Zühd, 1/50.

[7] Buhari, Edeb, 72 (Hadis no: 6101); Müslim, Fezâîl, 127, 128 (Hadis no: 2356).

[8] Dârimî, Mukaddime, 34 (Hadis no: 374).

[9] Buhârî, Îmân, 33; Tirmizî, Cehennem, 9; İbn Mâce, Zühd, 37.

[10] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, 6/226 (6254), 8/262 (8580), Dâru’l-Harameyn-1995; İbn Mâce, Mukaddime, 9 (65); Beyhakî, Şuabü’l-İman, 1/47 (16), Dâru’l-Kütübi’l-İlmî-2000.

[11] Ebu Hanîfe, Şerhu Fıkhi’l-Ekber, s. 11, Daru’n-Nil, 2007.

[12] فالإقرار وحده لا يكون إيماناً. لأنه لو كان إيماناً لكان المنافقون كلهم مؤمنين. وكذلك المعرفة وحدها لا يكون إيماناً. لأنه لو كانت إيماناً لكان أهل الكتاب كلهم مؤمنين. وقال اللّٰه تعالى في حق المنافقين: ﴿وَاللّٰهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ﴾ (المنافقون 63\1) وقال اللّٰه تعالى في حق أهل الكتاب: ﴿اَلَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ﴾ (البقرة 2\146, والأنعام 6\20) Ebû Mansur Muhammed b. Mahmud es-Semerkandî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber, s. 148, Katar, trsz.  

[13] Mâturîdî, Ebu Mansur, Kitâbu’t-Tevhîd, s. 375, Dâru’l-Maşrik, Beyrut, Lübnan, trsz.

[14] Mâturîdî, age., s. 380.

[15] Et-Teftezânî, Sa’düddin, Şerhu’lAkâidi’n-Nesefî, s. 82, Mektebetu’l-Külliyyâti’l-Ezherî, Kâhire-1988.

[16] Müslim, Zekât, 93; Nesâî, Zekât, 60; İbn-i Mâce, Vesâyâ, 4; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/231, 250.

[17] Tirmizî, Zekât, 27, Dârimî, Zekât, 13.

[18] Tirmizî, Zekât, 27.

[19] Ebu Talib, Kûtu’l-Kulûb, Mektebetu Daru’t-Türâs, Kahire-2001, C. 2, s. 677.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s