Vesvese, Havâtır, Akrebiyet-i İlâhîye ve Kirâmen Kâtibîn

Musa Kazım GÜLÇÜR

20 Mart/2020

Giriş

Konu başlığında yer alan kavramları, bir giriş mahiyetinde olmak üzere önce kısaca tanımlayacak, kavramların birbirleri ile irtibatını da Kâf Suresi 16-18. ayetleri perspektifinden görmeye çalışacağız.

Vesvese”, çoğu zaman benlik ve şeytan kaynaklı gelişen, kişinin rahatsızlık duyduğu, Allâh’a sığınma, azim, irade ve bilinçli çabalarla uzaklaştırılabilecek, kökü itibarı ile zayıf ve kötü düşüncelere ait bir unvandır. Kısaca söylemek istersek, şayet dikkatli davranılmayacak olursa, kişiyi yanıltıp saptırabilen negatif özellikli düşüncelerdir.

Havâtır”, akla gelme, hatırlama, içe doğma anlamlarındaki “hâtır” kelimesinin çoğulu olup, zihne ve kalbe gelen olumlu ya da olumsuz duygu ve düşünceleri ifade eder. Allah (cc), insanın kalbinde, onu düşünmeye sevk eden ve kendisine itaat etmeye çağıran bir hâtır yaratırken, kişinin benliği ve şeytan ise, iyilikten ve doğruluktan uzaklaştırmaya çalışan negatif havâtırı ona telkin etmek isterler.

Akrebiyet”, Allâh’ın (cc), insana esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulyâsı ile, ayrıntılarına bütünü ile vakıf olunamayan bir tarzda meydana gelen yakınlığı ifade eder. Böyle bir yakınlık, mekân ve mesafe düşünülmeksizin gerçekleşen ilâhî bir yakınlıktır. Allâh’ın (cc) yakınlığı, kişinin edebine, varlıklara şefkat ve hoşgörü ile muamelesine, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin rızasına uygun işler yapmasına bağlı olan bir yakınlıktır. Dereceleri en yüksek olanlar, Kur’ânî ifadesi ile “mukarrebûn” denilen Hak dostlarıdır. Bu mertebede olanlar şu şekilde beyan edilir:

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُولٰئِكَ الْمُقَرَّبُونَ

(İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah’a) yaklaştırılmış (mukarrebûn) kimselerdir.” (Vâkıa, 56/10-11, 88).

Kirâmen kâtibin”, “değerli ve makbul yazıcılar” anlamına gelmekte olup, insanların yaptıklarını bilen ve yazıp kayda geçiren meleklerdir. Ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde, kirâmen kâtibinin, insanın amelleri ile ilgili şahitlik yapacakları da belirtilmiştir.

Şimdi, başlıkta yer alan hususları, inşaAllâh Kâf suresinin 16 ila 18. ayet-i kerimelerini referans alarak görmeye çalışacağız.

İnsana Gelen Vesveseler

Vesvese” kelimesi; “insan benliğinden ya da insî ve cinnî şeytanlardan kaynaklanan boş, faydasız, zararlı vehim, kuruntu, şüphe ve işkillerin” tümünü ifade eden bir kavramdır. Kâf suresi on altıncı ayet-i kerimesinin ilk pasajında, insana özellikle de benliğinden gelen vesvesenin anlatıldığı kısım şu şekildedir:

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ

Ant olsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini de biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız (her halinden haberdarız ve her an kudretimiz altındadır).” (Kâf, 50/16)

Ayet-i kerime, insanın yaratılışının bütünü ile Allâh’ın (cc) meşîet ve iradesi ile olduğunu belirledikten sonra, insanın benliğinde meknuz ve gizli bulunan nefis ve şeytan kaynaklı “vesvese” potansiyeline şu şekilde işaret etmektedir:

وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهٖ نَفْسُهُ

Nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz.

İnsan benliğinin kendi kendine tasarladığı mesnetsiz tasavvurlar “vesvese” olarak tanımlanır. Vesvese; nefsin -ve aynı zamanda insî ve cinnî şeytanların- insana kötü ve zararlı telkinlerde bulunması, dinin yasakladığı davranışlara sevk etmek istemesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “vesvese” kavramı beş âyette geçmekte, bunların üçünde şeytanın verdiği vesveseden (A‘râf 7/20, Tâhâ 20/120, Nâs 114/5), mütalaasında bulunduğumuz ayet-i kerimede ise, nefis donanımının ürettiği vesveseden (Kâf 50/16) haber verilmektedir. Bu ayet-i kerimelerin tamamından hareketle diyebiliriz ki “vesveseler” insî ve cinnî şeytanlardan ve insan benliğinden kaynaklıdır.

Nefsin ve şeytanın, insanın kalbine vesvese vermesi ile şayet bir iç mücadele oluşuyor, kişi bu tehlikeli durumdan kurtulma çabası gösteriyor, zararlarından da uzak kalmaya çalışıyorsa, bu durumda vesvese ile mücadele, o kişideki imanın salabeti ve sağlamlığının bir alâmeti olmaktadır. Bu açıdan, benlik ve şeytan kaynaklı vesveseleri gidermeye çalışmak önemlidir. Oluşan vesveselerden Allah’a sığınmalı, vesveseyi hakikat zannederek hareket etmemeli, dua ile şeytandan ve nefisten kaynaklanan asılsız düşüncelerden uzaklaşmaya çalışılmalıdır.

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet ediliyor:

Peygamber’in (sas) sahabelerinden bazı kimseler, gelip şöyle söylediler:

“İçimizden öyle şeyler geçiyor ki, herhangi birimiz onları söylemeyi bile büyük bir (suç) sayıyor.” Peygamber (sas) sordu:

Gerçekten (içinizde) böyle bir şey hissettiniz mi?

Sahabeler “evet” dediler. Bunun üzerine Peygamber (sas) şöyle buyurdu:

İşte bu, imanın apaçık halidir.[1]

İnsanın kalbine doğan duygu ve düşüncelere hâtır (çoğulu olan havâtır) denmektedir. Havâtır, beş mertebe olarak tasavvur edilmiştir.

1. Hâcis, 2. Hâtır (ç. Havâtır) ve 3. Hadîsü’n-Nefs Mertebeleri

1.Hâcis(ﻫﺎﺟﺲ) mertebesi

Bir işi yapıp yapmama fikrinin kalbe ilk doğduğu andır. İnsanın iç âlemine gelen hitap, gönle gelen ses, zihinden geçen şeydir. Çoğulu “hevâcis”tir.

2.Hâtır(ﺧﺎﻃﺮ) mertebesi

Kalbe doğan fikrin bir süre kalmasına denir. Çoğulu “havâtır”dır. Hücvirî’ye (v. 465/1072) göre, hâtır ehli olanlar, işlerinde kalplerine ilk doğan hâtıra tabi olurlar. Çünkü ilk hâtır, kula illetsiz olarak Müteâl ve Mukaddes Allâh’tan gelmektedir. Hücvirî, konu ile ilgili şöyle bir olay naklediyor:

Bir gün Hayru’n-Nessâc’ın (v. 322/934) zihnine, “Cüneyd kapımda beklemektedir” düşüncesi (hâtır) gelmiş, ancak o bu düşünceyi zihninden uzaklaştırmış. Derken aynı şekilde ikinci bir hâtır daha gelmiş, onu da zihninden uzaklaştırmış. Üçüncü defa da aynı hâtır gelince hemen kapıya koşmuş. Bir de ne görsün, Cüneyd kapıda kendisini beklemektedir. Cüneyd ona şöyle demiş:

“Ey Hayru’n-Nessâc, şeyhlerin yolundan gidip ilk hâtıra uygun davransaydın, benim kapıda bu kadar beklememem lazımdı.”[2]

Havâtır, kendi içinde dört kısma ayrılır:

a. Hâtır-ı Rahmânî. Kişinin kalbine Allah aşkından, vahdet ve cemal tecellîlerinden gelen hitaptır.

b. Hâtır-ı melekî. Kişinin ahiret sevgisi, ibadet ve taate dair kalbinde duyduğu ve doğruluğu şeriate uygunluğundan belli olan hitap ve ilhamdır.

c. Hâtır-ı nefsânî. Kişinin kalbinde duyduğu, onu dünya sevgisine, hevâ ve hevesine uymaya, kendini büyük görmeye ve diğer nefsânî hallere çağıran hitaptır.

d. Hâtır-ı şeytânî. Kişinin kalbinde nefis muhabbeti, vesvese ve şehvet şeklinde beliren hitaptır.

Kelâbâzî’ye (v. 380/990) göre; tevhid nuru ile Allâh’tan gelen hâtır, marifet nuru ile de melekten gelen hâtır alınır. İman nuru ile benlikten gelen istekler, İslâm nuru ile de şeytandan gelen dürtüler önlenir.[3]

Kuşeyrî’nin (v. 465/1072) ifade ettiğine göre meşâyih, yiyeceği haramdan olan kişinin ilham ile vesvesenin arasını ayırt edemeyeceğini ittifakla kabul etmişlerdir.[4]

3.Hadîsü’n-nefs(حديث النفس) mertebesi

Bir düşünceyi gerçekleştirip gerçekleştirmeme hususunda, nefsin tereddüt etmesine denir.

Bu üçüne, yani hâcis, hâtır, hadisü’n-nefs mertebelerine, herhangi bir ceza ya da mükafat söz konusu değildir. Bu üç mertebede, insan zihnine gelebilen olumlu ya da olumsuz düşüncelere ne sevap ne de ceza terettüp etmediği şimdi nakledeceğimiz hadis-i şerifte şöyle açıklığa kavuşturulur:

Efendimiz (sas), Ebu Hüreyre (ra) rivayeti ile şöyle buyurur:

Gerçekten Allah, ümmetimin söylemediği, yapmadığı ve kalbinden geçirdiği vesveseleri bağışlamıştır.[5]

4. “Hemm” (ﻫﻢّ) Mertebesi

Herhangi bir hususu, zihnen tercih etmeye “hemm” denir. Bu mertebede, şayet “hemm”, yani gayret, “hayır” yönünde ise buna sevap vardır. Şayet “hemm”, şer yönünde ama henüz icraata geçmemiş ise bir ceza yazılması söz konusu değildir.

İnsanların, “hemm” seviyesindeki olumlu ya da olumsuz düşünce ve niyetlerine terettüp eden, ilâhî mükafat ya da mücazat kaydının ne olduğu hususu, İbni Abbâs’ın (ra), Efendimiz’den (sas) rivayet ettiği kudsî hadis-i şerifte, dört kategori halinde şöyle açıklığa kavuşturulmaktadır:

Allah (cc), iyilikleri de kötülükleri de takdir etti, sonra bunları açıklayarak buyurdu ki:

a. Her kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa, Allah Teâlâ onu kendi katında tam bir iyilik olarak yazar.

b. Eğer hem niyetlenir hem de o iyiliği yaparsa, Allah Teâlâ onun için on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı, yedi yüz veya daha fazla katına kadar çıkarır.

c. Her kim bir fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse, Allah Teâlâ onun için tam bir iyilik sevabı yazar.

d. Eğer fenalığı kasteder ve o fenalığı icra ederse, Allah Teâlâ onu sadece bir günah olarak yazar.[6]

Hadis-i şerifte, üçüncü kategoride yer alan, “bir kötülük yapmak isteyip de daha sonra bundan vazgeçen kimseye” tam bir sevap yazılmasının sebebi, o kötülüğü yapabilecek güçte olduğu halde, Allah’tan korkarak vazgeçmiş olmasıdır.

Ancak, düşündüğü fenalığı yapmaya gücü yetmeyen veya buna imkân bulamadığı için yapamayan kimseye ise hiçbir sevap yoktur. Çünkü o, tasarladığı kötülükten vazgeçmek için kendisini zorlamamış, bu yolda bir gayret sarf etmemiş, düşündüğü kötülüğün icrası hususunda Allâh (cc) ona bir fırsat vermemiştir. Bu açıdan bir sevaba müstahak olmamıştır.

Yukarıdaki rivayete benzeyen ve Ebu Hüreyre’den (ra) gelen diğer bir rivayette Resülullah (sas) şöyle demiştir:

Yüce Allah (kullarının hasene ve seyyielerini yazmağa memur olan meleklerine) her zaman şöyle buyurur:

Kulum fena bir iş yapmak istediğinde, hemen bu iradesini defterine yazmayınız. Bu iradesini gerçekleştirip o fiili yapmasına kadar bekleyiniz.

a. Eğer o fenalığı yaparsa, yaptığı fenalık kadarını yazınız.

b. Eğer benden çekinerek o fenalığı yapmazsa, bu defa hesabına bir hasene yazınız.

c. Kulum, güzel bir iş yapmak ister (herhangi bir sebeple) yapamazsa, ona bu güzel niyetine mükâfat olarak bir hasene yazınız.

d. Eğer iyiliği yaparsa, yaptığı o işin mükâfatını on mislinden yedi yüz katına kadar çıkarınız.[7]

Allah Teâlâ, hatırdan geçen kötü bir düşünce yüzünden kulunu hesaba çekmez. İnsan, aksiyona dönüştürmediği sürece, iradesi dışında kalbinde doğan düşüncelerden sorumlu değildir. Önemli olan, kötü düşüncenin, nihai bir karar ve kesin bir niyet yani “azim” haline dönüşmemesidir.

5. “Azim” (ﻋﺰﻡ) Mertebesi

İradede kararlılık göstermeye, ciddi ve esaslı bir şekilde bir işi gerçekleştirmeye yönelmeye, meydana gelmesi istenen husus için sabır donanımını çalıştırmaya, zihinde tercih edilen yönde kesin bir karar ile harekete geçmeye “azim” denir. İnsanlar bu sıralamada yer alan ilk dört mertebeden sorumlu olmasalar da azim mertebesinden tam bir şekilde sorumludurlar.

Azim” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de -ister olumlu yöneliş isterse de olumsuz yöneliş olsun- “ciddiyet ve kararlılık” anlamlarında kullanılmıştır. Kelimenin olumlu anlamındaki kullanımına şu şekilde örnek verilebilir:

فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ

Bir defa karar verip azmedince, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Ali İmran, 3/159)

Olumlu kullanım ile ilgili diğer bir ayet-i kerime ise şu şekildedir:

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُولُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ

O halde, (müşrik, münafık ve kâfirlerin eziyetlerine karşı), azim sahipleri olan peygamberlerin sabrettiği gibi sabret, onlar hakkında (azap için) acele etme.” (Ahkâf, 46/35)

Bütün resuller, büyük azim sahibi peygamberlerdi. Mesela, Nuh (as) çok uzun bir süre kavminin eziyetlerine karşı sabretti. İbrahim (as) Nemrut’un eziyetlerine, işkencelerine ve büyük bir ateşe atılmaya karşı sabretti. Yakup (as), evladı Yusuf’un (as) kaybolmasına, gözlerinin ışığının sönmesine karşı sabretti. Yusuf (as), kuyuya atılmaya, zindana atılmaya karşı sabretti. Eyüp (as) vücuduna arız olan hastalıklara, malının ve mülkünün zayi oluşuna karşı sabretti. Efendimiz (sas), kavminin verdiği o dayanılmaz işkence ve acılara karşı sabretti.

Bir defasında da Hz. Aişe validemizin, “Ey Allah’ın Resulü, Uhud’dan daha kötü bir gün yaşadın mı?” sorusuna Efendimiz (sas) şu şekilde cevap vermişti:

“Ya Aişe, kavminden çok eziyetler gördüm.”[8]

Akrebiyet-i İlâhiyye

Akrebiyet, en yüksek seviyede yakınlık demektir ve Allah’ın (cc), kullarına olan nihayetsiz yakınlığını ifade eder. Akrebiyet-i ilâhiye, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesi ile “vehbîdir, kisbî değildir, incizaptır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir.”[9]

On altıncı ayetin ikinci pasajında, Allâh’ın (cc) kuluna olan yakınlığı “akrebiyet” kelimesi ile zikredilmektedir ve şu şekildedir:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ

Biz ona şah damarından daha yakınız.

Akrabiyet-i İlâhiyenin zikredildiği bir diğer ayet-i kerime Vâkıa suresindedir ve şöyledir:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ

Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.” (Vâkıa, 56/85)

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, peygamberlik vazifesi verdiği kullarına akrebiyetini açar ve bu seçkin ruhları mucizelerine mazhar eder. Peygamberlerden sonra veraset-i nübüvvet mesleğinde yol alanlar ise, Allâh (cc) uğrundaki mücahedeleri ölçüsünde akrebiyet-i ilahiyeye mazhar olurlar.

Akrebiyet-i İlâhiye, Allâmu’l-Ğuyûb Allâh’ın (cc), sevdiği kullarına bilmedikleri hususları lütfetmesi ve öğretmesi, kendi yakınlığını onlara duyurması ve hissettirmesi şeklinde meydana gelir. Böylece kul, Allâh’ın (cc) kendisine olan yakınlığının farkına varır. Allâh’ın (cc), esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulyâsının tecellilerini kalp gözü ile müşahede eder, marifetullah ve muhabbetullah basamaklarını O’nun izni ve inayeti ile kat eder. Akrebiyet, gayet yüksek bir yoldur, hakikatleri ayn-ı zahir içerisinde müşahededir ve kulun bu yüksek farkındalığının gerçekleşmesi için bir an-ı seyyâle dahi kafidir.

İnsanın, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine yönelik farz görevlerini yerine getirmesini, bilhassa da nafile türünden ibadetlerle akrebiyet-i ilahîye ulaşmasını oldukça veciz bir şekilde ifade eden bir kudsî hadîs-i şerîf, Hz. Ebu Hüreyre’nin (ra) Efendimiz’den (sas) rivayeti ile şu şekildedir: 

Allah Teâla Hazretleri şöyle ferman buyurdu:

“Kim benim veli bir kuluma düşmanlık ederse ben ona savaş ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım görevleri ifa etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda onu severim. Onu sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu veririm. Benden sığınma talep ederse onu korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumdaki (ruhunu kabzetmedeki) tereddütüm kadar hiç tereddüte düşmedim. O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.[10]

Eğer insan, sadece bu ayet-i kerimenin ve bu kudsî hadîs-i şerifin anlamını kalbinde görüp anlayabilse ve canlandırabilse, Allah’ın razı olmayacağı bir tek sözü bile söylemez. Allâh’ın (cc) yakınlığına nail olabilmek için farz ve nafile ibadetlerini bir arada götürür. İnsanın sürekli bir uyanıklık içinde yaşaması için, bu ayet-i kerîme ve hadîs-i şerîf kudsî bir hakikati gözümüzün önüne getirmektedir.

Kulun Allâh’a yaklaşabilmesinin en önemli unsurlarından birisi de namaz ve namazdaki bilhassa secde halidir. Secdedeki bu yüksek hususiyet Kur’ân-ı Kerîm’de Alak Suresi’nde şu şekilde beyan buyurulur:

وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

Secde et ve yaklaş.” (Alak, 96/19)

Buradaki emir ile, kulun ibadetlerine bilhassa da namazlarına ayrı bir önem vermesi, namazlarda da özellikle secde anlarını yüksek seviyede önemsemesi gereği ikaz edilmiş olmaktadır. Çünkü secde hali, kulluğun ve Rab karşısında ubûdetin en ileri derecesidir. Secdelerde meknûn bu önemli özelliğe, Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayeti ile Efendimiz (sas) şu şekilde işaret buyururlar:

Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secdede bulunduğu haldir. Dolayısıyla (secde halindeyken) duayı çok yapın![11]

Kirâmen Kâtibîn

“Değerli yazıcılar” anlamına gelen “Kirâmen Kâtibîn”, insanların sağında ve solunda bulunan, kişinin yapmakta olduğu iyi ve kötü davranışları yazıp kayda geçiren meleklere verilen isimdir. Bu meleklerden biri kişinin sağındadır ve iyi davranışları yazar. Diğeri ise kişinin solundadır ve kötü davranışlarını yazar. “Hafaza”, “Rakîb u Atîd” melekleri de denilen bu meleklerin, ahiret günü hesap sırasında görevli oldukları kişinin sevki ve onun amelleri ile ilgili şahitlik görevini ifa edecekleri de beyan edilmektedir.

اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمٖينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعٖيدٌ مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَقٖيبٌ عَتٖيدٌ

(İnsanoğlunun), biri sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki kâtip meleğin amellerini yazmakta olduklarını hatırla. (İnsan) hiçbir söz söylemez ki yanında kendisini gözetleyen, dediklerini zapt eden (bir melek) hazır olmasın.” (Kâf, 50/17, 18)

Bu meleklerle ilgili diğer bir ilahi beyan, ayrıca İnfitar Suresi’nde şu şekilde yer almaktadır:

وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظٖينَ كِرَامًا كَاتِبٖينَ يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ

Halbuki üzerinizde gözetleyici melekler var. (Amellerinizi yazan ve Allah katında) kerîm (çok değerli) olan kâtip melekler. Yaptığınız her şeyi bilirler.” (İnfitar, 82/10-12)

Enes b. Mâlik (ra) rivayet ediyor:

Resülullah’ın (sas) yanında idik. Güldü ve şöyle dedi:

Niye gülüyorum, biliyor musunuz?

Biz:

— “Allah ve Resulü daha iyi bilir” cevabını verdik. Şöyle buyurdular:

Kulun Rabbiyle konuşmasına gülüyorum. Kul:

— “Ya Rabbi! Sen beni zulümden korumadın mı?” diyecek. Allâh Teâlâ Hazretleri buyuracak:

“Evet korudum.”

Kul bu defa şöyle söyleyecek:

— “Ama ben kendime benim tarafımdan bir şâhit getirilmesinden başka bir şeye razı değilim.”

Hak Teâlâ Hazretleri de şöyle buyuracak:

— “Bugün sana şâhit olarak hem nefsin hem de kiramen kâtibîn (melekleri) şâhitler olarak yetecektir.”

Sonra kişinin ağzı kapatılacak ve uzuvlarına “konuş” denilecek. Uzuvları bunun yaptığı işleri (tek tek) söyleyecektir. Sonra serbest bırakılıp da konuşmaya başladığında:

— “(Uzuvlarına) Sizler benden uzak olun! Ben sadece sizin için mücadele ediyordum” diyecektir.[12]

Bu husus, Yâsîn Suresi’nde şu şekilde tablolaştırılır:

اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدٖيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

O gün, onların ağızlarını mühürleriz. (Bu dünya hayatında) Her ne yaptıysalar, bize elleri (tek tek) anlatır, ayakları da (ellerinin anlattıklarına) şahitlik eder.” (Yâsîn, 36/65)

İnsan kalp, dil ve uzuvlardan başka bir şeye sahip değildir. Kişinin ağzı devreden çıkınca, konuşma için onun el ve ayak gibi diğer uzuvları devreye girer. Böylece şahitler de kendi varlığından olur.

Değerli yazıcı melekler ile ilgili olarak bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰیهُمْ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ

Yoksa, kalplerinde gizlediklerini ve kendi aralarındaki fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır işitiyoruz ve onların yanlarında (fısıltılarını tespit edip kaydeden melek) elçilerimiz var ve yazıyorlar.” (Zuhruf, 43/80)

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, insanların amellerinin tamamının yazılmış olduğu amel kitabının, kıyamet gününde kendilerine verileceğini (İsrâ 17/13-14), bu kitabın Cennet’e gireceklere sağdan, Cehenneme gireceklere de soldan veya arkadan verileceğini (Hâkka 69/19-26; İnşikāk 84/7-12) Kur’ân-ı Kerîm’inde bizlere beyan etmiştir.

Abdullah b. Amr b. As’dan (ra) rivâyete göre, Resülullah (sas) şöyle buyurdu:

Allah (cc), kıyamet gününde ümmetimden bir kişiyi herkesin önünde ayırıp, o kişi aleyhinde doksan dokuz dosyayı açacaktır. Her bir dosyanın boyu, gözün görebildiği mesafe kadar olacaktır. Sonra da kendisine şöyle soracaktır:

Bu dosyalarda yer alan herhangi bir suçlamayı reddediyor musun? Amel muhafızım kâtip melekler sana haksızlık yapmışlar mıdır?

O kimse, “hayır Ya Rabbi!” diye cevap verecektir. Sonra;

“Herhangi bir mazeretin var mı?” buyuracak, o kimse;

“Hayır ya Rabbi” diye cevap verecektir. Bunun üzerine Allah şöyle buyuracak:

“Evet, ancak yanımızda sana ait makbul bir amelin bulunmaktadır ve bugün sana asla haksızlık edilmeyecektir. “Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun kulu ve Resulüdür” yazılı bir kâğıt parçası çıkarılacak ve Allah:

“Kendi tartında kendin de yer al (bulun)” diyecektir. O kişi de diyecek ki:

“Ya Rabbi, bu tek bir kâğıt parçası, bu büyük dosyalar ve bu tartı! Nasıl olacak?” Allah (cc) şöyle buyuracak:

“Bugün sana kesinlikle zulmedilmeyecek.”

Sonra günah defterleri bir kefeye konulacak. Tevhid şahitliğinin bulunduğu kâğıt parçası da bir kefeye konulacak. Günah defterlerinin konulduğu kefe (hafif gelip) yukarı kalkacak, tevhid şahitliğinin bulunduğu kâğıt parçası ağır çekecektir. Çünkü Allah’ın ismi karşısında hiçbir şey ağır gelemez.[13]

Konu ile ilgili olarak Ebu Ümâme’den rivayet edilen bir hadis şu şekildedir:

Sol taraftaki melek, sağ taraftakinin emrindedir. İnsan bir iyilik işlediği vakit, sağ taraftaki melek hemen on sevap yazar. Fakat bir günah işlendiğinde ve sol taraftaki melek bunu yazmak istediğinde sağ taraftaki melek, “bekle” der. O meleği altı saat bekletir. Bu süre zarfında kişi, Allah’a tövbe istiğfar ederse hiçbir şey yazılmaz. Eğer tövbe ve istiğfar etmezse bir günah olarak yazılır.[14]

Abdullah b. Amr’ın rivayeti ile Efendimiz (sas) şöyle buyurmuşlardır:

Vücuduna bir hastalık ve belâ isabet eden Müslümanların amellerini muhafaza eden meleklere Allah Teâlâ şöyle emreder:

“Kulum benim bağım ile engellendiği müddetçe, önceden her gün ve her gece işlediği hayırlı amel kadarını yazınız.[15]

Kirâmen kâtibin ya da hafaza meleklerinin yazmış olduğu amel defterlerinin kıyamet günündeki dağıtım hali, Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde tablolaştırılır:

Biz her insanın amelini (amel defterini) boynuna doladık. Kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız, ona açılmış olarak kavuşacak. (Ona şöyle diyeceğiz): “Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak nefsin sana yeter.” (İsrâ, 17/13, 14).

Sonuç

İnsan, kalp ve ruh gibi manevi, azây-ı cevârihi gibi maddi donanımları ile Allâh’ın nadide bir varlığı, yeryüzünde Allâh’ın (cc) halifesi unvanının en yüksek seviyedeki temsilcisidir.

İnsanın, serbest ve hür iradesini eksiksiz bir şekilde kullanabilmesi için “seçimde bulunabilme” imkanının olması gerekir. İyilik ve kötülük arasında seçim yapabilmesini sağlayacak donanım, Cenab-ı Allâh tarafından insana lütfedilmiştir. Bu donanım, bilhassa insanda anlama ve kavrama merkezi olan kalpte, lümme-i Rahmânî ve lümme-i şeytânî şeklinde yerleştirilmiştir. Bu donanım sayesinde insan, Rahmandan kaynaklanan gülistan-ı ferah-feza ilham tayflarına ya da kendi benliğinden ve şeytandan kaynaklanan simsiyah hemezât dumanlarına maruz kalabilir. Buradaki seçim, tamamen insanın kendi mücahedesine bırakılmıştır ve seçimi ile ilgili sorumluluk da bütünü ile insanın kendisine aittir.

İnsan, iyilik ya da kötülük seçimindeki mücahedesinde, çabalarının pozitife ya da negatife kayması nispetinde çeşitli derecelere yükselir veya derekelere alçalır. Dünya zaman çizgisindeki bu mücadele ile insan, ahirete ait yol haritasını da bugünden çizmiş olur. İster iyilik çizgisindeki kutsi adımları, isterse de kötülük yönündeki bataklıktaki çırpınışları, bütünü ile en ince ayrıntısına kadar kayıt altındadır. Bu kayıtlar neşredilmiş yani basımı yapılmış bir kitap halinde, kişinin eline ya önden ve sağdan, (hafazanAllâh) ya da arkadan ve soldan bir şekilde kendisine ulaştırılacaktır (İsra, 17/13).

En küçük ağırlık birimindeki iyilikler ya da kötülükler, yerin ve göklerin her türlü gizliliklerini bilen (Yunus, 10/61; Lokman, 31/16; Sebe, 34/3), Latîf, Âlimu’l-Ğayb ve Habîr Cenâb-ı Allâh tarafından değerlendirilecektir. Bu değerlendirme esnasında da kesinlikle en küçük bir haksızlık yapılmayacaktır (Nisa, 4/40; Enbiya, 21/47). Herkes yaptığı en küçük bir iyiliğin veya kötülüğün (Zilzal, 99/7-8) sonucunu çok net bir keskinlikte görecektir (Kâf, 50/22).

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, bizleri sırat-ı müstakiminden ayırmaması, kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâmızı her türlü benlik ya da şeytan kaynaklı parazitlerden temizlemesi, akrebiyetine mazhar kılması, afv u âfiyetini daim kılması dileklerimizle…


[1] Müslim, İman, 60 (209); Ahmed b. Hanbel, 2/441 (9692); 6/106 (25259); Ebu Dâvud, Edeb, 120 (5111); İbn Hibban, Sahîh, 1/358-359 (145); 1/361-362 (149).

[2] Hücvirî, Hakikat Bilgisi Keşfu’l-Mahcûb, (Hazırlayan: S. Uludağ), s. 443, Dergâh Yayınları, İstanbul-2018.

[3] Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf Taarruf, (Hazırlayan: S. Uludağ), s. 135, Dergâh Yayınları, İstanbul-1979.

[4] Kerim el-Kuşeyrî, Risale, (Mütercim: Ali Arslan), s. 137, Arslan Yayınları, İstanbul-1980.

[5] Ebu Davud, Talâk, 15 (2209); Ahmed b. Hanbel, 2/255 (7464).

[6] Buhârî, Rikâk, 31 (6491); Müslim, İman, 59 (207), 74 (259).

[7] Buhârî, Tevhid, 35 (7501).

[8] Müslim, Cihad, 39 (1795).

[9] Bediüzzaman, Sözler, Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli.

[10] Buhârî, Rikak, 38 (6502); İbni Hibban, Sahih, 2/58 (347); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/256 (26723).

[11] Müslim, Salat, 42 (215); Ebu Davud, Salat, 152 (875); Nesâî, Tatbîk, 78 (1137); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/421 (9442).

[12] Müslim, Züht, 17 (2969).

[13] Tirmizi, İman, 17 (2639); İbn Mace, Zühd, 35 (4300).

[14] Ali el-Müttakî, Kenzu’l Ummâl, C. 4, s. 214 (10212); C. 4, s. 210 (10192); Suyûtî, Cemu’l-Cevâmi, C. 2, s. 547 (2140).

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/194 (6825); 2/198 (6870).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s