Hadîd Suresi Yorumu IV, Allâh’ın Fazlı, Kadere İman, Beyyine, Hidayet, Refet ve Rahmet

Musa Kâzım GÜLÇÜR

15 / 9 / 2020

Önceki yazılarımızda, “mevcudatın Allâh’ı (cc) tesbih etmesi, ihyâ ve imâte, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın esmâ-i hüsnâları, yerin ve göklerin altı günde yaratılması, Arş ve İstivâ, mülk ve melekût, gece ve gündüz deveranı, sadırların şerhi, misak, ahid, infak, karz-ı hasen, nur, Cennet, küfür ve Cehennem, Allâh’ı Zikir, huşû ve kalp kasveti, tasdik etme ya da tasaddukta bulunma, sıddîklar ve nurları, inkâr edenler ve Cehennem, dünya hayatı, mağfiret ve rıza” konularına kısmen değinilmeye çalışılmıştı.

Bu yazımızda ise; “Allâh’ın fazlına ulaşma ve kadere iman, muhtâl ve fahur, beyyine, mizan ve adalet, hidayet ve fısk, refet, ruhbanlık ve mağfiret” konuları örgüsü dahilinde, Hadîd Suresi Yorumunu 21’inci ayet-i kerimeden devam ederek inşâAllâh tamamlamış olacağız.

Allâh’ın Fazlına Ulaşma

سَابِقُوا إِلَىٰ مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ أُعِدَّتْ لِلَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ ۚ ذَٰلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ ۚ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ 21

Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gök ile yer genişliği kadar olan, Allah’a ve Resulüne inananlar için hazırlanmış Cennet’e yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 57/21)

Bu ayet-i kerimede de bir önceki ayet-i kerimedeki “Allâh’tan (cc) mağfiret, Cennet nimeti, Allâh’a (cc) ve Resulüne iman” unsurları yeniden pekiştiriliyor. Daha sonra da Allâh’ın (cc) dilediği kimselere bahşedeceği -ki Allâh (cc) sizleri ve bizleri onlardan kılsın (Âmin)- fazlından ve Allâh’ın (cc) çok büyük fazl sahibi olduğundan haber veriliyor.

“Fazl” kelimesi, genel olarak “fazlalık, üstünlük ve ihsan” anlamlarına gelen, özellikle de Allah’ın çok yönlü “lütuf ve keremini” ifade eden bir terimdir. Zamanla, bir insanın iyilik yapma düşüncesiyle, başka birine sağladığı faydaya da “fazl” denilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de 104 yerde geçen “fazl” ve bu kökten türeyen diğer kelimelerin büyük bir kısmı, Allah’ın (cc), genel olarak varlıklar alemine, bütün insanlara, inananlara ve özel olarak da Muhammed (sas) ümmetine, ayrıca belli kişi veya zümrelere karşı maddi ve manevi lütuf ve cömertliğini ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’deki emir, tavsiye ve kıssa şeklinde gelen öğütleri bir reçete gibi kabul edersek, insan ruhu ve zihninde yerleşmiş olabilen ruhsal ve zihinsel rahatsızlıklara karşı bu reçetenin uygulanması şifayı netice verecektir. Bu şifanın gerçekleşmesi, kötü huyları giderip, iyi huylar elde etme hususunda, insanın mücadele ve mücahedesi ile mümkündür. Böylece insanın ruh cevheri, kutsi bir şekilde cilalanır ve ilâhî ışığı kabul ederek hidayete ulaşır. Güneşin dünyayı aydınlatması ile hayatın bir rahmete dönüşmesi gibi, insan ruhu da ilâhî ışıkla aydınlanınca, iman eksenli olarak, Allâh’ın fazlı o kimseyi kapsamaya ve bürümeye başlar. Bir cismin, güneşten gelen ışığı alabilmesi için, yönünün mutlaka güneşe karşı olması gerekir.

Aynen bunun gibi, ilâhî beyana yani Kur’ân-ı Kerîme yönelen ruhlar, Allâh’ın fazlından istifade eder, kutsi kaynaktan gelen fazl, o ruhlara ulaşır. Allah’ın fazlı ile sevinenlerin sevinci, Allah (cc) ile, O’nun sebebiyle olmuş olur ki işte bu, kemâlin zirvesi ve mutluluğun nihai noktasıdır. Çünkü ruhani mutluluklar, maddî mutluluklardan daha üstündür. Allâh’ın (cc), üzerimizdeki fazlını ifade ve şükür cümleleri önemli olduğu gibi, Allâh’ın fazlının talep edilmesi de o derecede önemlidir.

Kadere İman, Muhtâl ve Fahûr

مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنْفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا ۚ إِنَّ ذَٰلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَىٰ مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ ۗ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَإِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ 22 24

Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık). Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez. Bu kibirliler ve övüngenler, hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim (imandan ve Allah yolunda malını sarf etmekten) yüz çevirirse, bilsin ki Allah, Ganî’dir (kulları O’na muhtaçtır, Kendisi hiçbir şeye muhtaç değildir), Hamîd’dir (hamd edilmeğe en lâyıktır).” (Hadîd, 57/22-24)

Bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, hadiselerin, kaza ve kader ile olup, değişmeyen bir kitapta bulunduğunu haber vererek, insanın meydana gelen iyi olaylar karşısında aşırı sevinip şımarmamasını, elde edemediği hususlar için de çok üzülmemesi gerektiğini beyan etmektedir.

Ehl-i sünnete göre, vukua gelen her şeyin vaki olması, vukua gelmeyen hiçbir şeyin de vaki olmaması şu dört sebepten dolayıdır:

1) Allah Teâlâ, meydana gelecek şeyin vakî olacağını bilmektedir.

2) Allah Teâlâ, meydana gelecek hadisenin olmasını irâde etmiştir.

3) Allah’ın kudreti, o şeyi meydana getirmeye taalluk etmiştir.

4) Allah Teâlâ, mahza doğruluk olan kitabeti ile, bir şeyin meydana geleceğini Levh-i Mahfûz’unda takdir etmiştir.

O halde, meydana gelmiş olan bir vaka, eğer meydana gelmese, kemâl ifade eden bu dört sıfat, noksanlığa, kadîm oluş da hâdis hale dönerdi. Böyle olması imkânsız olduğu için, hadiselerin meydana gelmesine mâni olacak hiçbir şeyin bulunmadığını anlarız. Bu tür düşüncenin, insan zihni ve ruhunda karar kılması durumunda, zorluklar insana kolay görünür. Hissettiği hüzün ve üzüntüler yok olur. Hayatından lezzet alır. Vazifesini yaptıktan sonra kadere iman eden, bütün gam, keder ve sıkıntılardan kurtulur.

(وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ)

Sizi bir imtihan olarak, şer (kötülük) ve hayır ile (iyilikle) deneyeceğiz. Hepiniz, sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35)

Bu âyet-i kerimeden, insanın gerek Allâh (cc) tarafından kendisine ulaştırılan “hayırlar”, gerekse de insanın kendi nefsinden, insî ve cinnî şeytanlardan kaynaklanan “şerler” ile sınanacağı açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Sözlükte, “zulüm, fesat, kötü davranış, kötü düşünce, bencillikler ve fenalıklar” anlamına gelen “şer” kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de biri çoğul kalıbıyla olmak üzere 30 yerde geçmektedir. Allah’ın (cc), yasakladığı ve icrası halinde ceza terettüp edecek tutum ve davranışlar genel olarak “şer” kategorisinde yer alır ve “hayır” kelimesinin zıt anlamlısıdır. Bu açıdan “şer” kelimesi, “istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden kaçınılan, cezayı gerektiren durumlar” demektir.

Sözlükte, “iyi olmak, iyilik etmek, üstün olmak, üstün kılmak” gibi anlamlara gelen “hayır” kelimesi ise, Kur’an-ı Kerim’de 176 yerde geçmekte, bu kelimenin Kur’an’daki anlam sahasını, “manevi açıdan iyi, güzel, değerli, faydalı olan hususlar ile mal, mülk gibi maddi unsurlar” şeklinde kapsamlı bir tanımda toplamak mümkün görünmektedir. Kur’an-ı Kerîm, insanın genellikle ahirette, kendisi için faydalı olacak her türlü iyiliğini “hayır” olarak nitelendirmektedir.

Nitekim “hayır”, Allah’ın (cc) kullarına özel nimeti olan “vahiy” veya “Kur’an” yerine de kullanılmıştır. “Takva sahiplerine, ‘Rabbiniz size ne indirdi?’ denildiğinde, ‘hayır indirdi’ derler” (Nahl, 16/30) mealindeki ayette hayrın, vahiy manasına geldiği açıkça görülmektedir. Ayet-i kerimelerde “hayır” kelimesi, “salih amel, hasene, maruf” gibi kavramlara yakın anlamlarda olmak üzere, “her türlü iyi tutum ve davranış, güzel ahlâk” anlamında kullanılmıştır. Bu anlamıyla “hayır” kelimesi, “salih amel” ile aynı anlama gelmektedir. “Hayır” kelimesinin çoğulu olan “ahyâr”, iki ayet-i kerimede (Sad, 38/47-48) peygamberler hakkında “övgü sıfatı” olarak yer almaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, zerre kadar “hayır” işleyen kimsenin mükâfatını, zerre kadar “şer” işleyen kimsenin de cezasını göreceğini haber vermiştir (Zilzâl, 99/7-8).

Hadîd Suresi yirmi üçüncü ayet-i kerimesi, kadere iman hususuna bu şekilde temas ettikten sonra, şöyle bir fezleke ile sona ermektedir:

(وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ)Allâh, kibirlenen ve övüngen kimseleri asla sevmez.” (Hadîd, 57/23)

Ayet-i kerimede, Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin asla sevmediğini belirttiği iki menfi özellik bulunmaktadır. Bu olumsuz özellikler “muhtâl” ve “fahûr” kelimeleri ile beyan edilmiştir.

Muhtâl” kelimesi, bir kimsenin “kendisinde bulunduğunu düşündüğü, maddi ya da manevi özellikler ve zenginlik ile çokça kibre kapılması, şımarması, insanlara tepeden bakması, büyüklük ve muhteşemlik sanrısına tutulması ve mütekebbir tutumlara dalması” demektir.

Fahûr” kelimesi ise, “muhtâl” kelimesindeki anlama yakın bir şekilde, “bir kimsenin kendisinde bulunduğunu düşündüğü hasep, nesep, amel, mal-mülk gibi maddi-manevi zenginlik ve özelliklerle, çok büyük gurura, büyüklük hislerine ve kibre kapılmasıdır.

Bu ayet-i kerime, bilhassa maddi açıdan fakir müminlerin ellerinde olmayana yerinmemelerine, inançlı zenginlerin de sahip olduklarını düşündükleri maddiyat ile övünmemelerine dair oldukça önemli bir ölçü vermektedir. Bu ölçüye göre her iki taraf da aslında kaderî programlarını yaşamaktadırlar. Dolayısı ile her iki durum için üzülmenin ya da sevinmenin çok da anlamlı olmadığı anlaşılmaktadır.

Muhtâl” ve “fahûr” olma durumu, en kötü ahlâk-ı seyyie ve ahlâk-ı zemîmedendir. Bu her iki evsaf-ı redîeyi, Kur’ân-ı Kerîm iki ayet-i kerimede daha yermekte, bu seyyiü’l-ahvâlden Cenâb-ı Allâh’ın hiçbir şekilde hoşlanmadığı, çok net ve kesin bir şekilde beyan edilmektedir:

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

Küçümseyerek, surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah, kesinlikle hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.” (Lokman, 31/18)

“Muhtâl / مختال” ve “Fahûr / فخور” Kimselerin Özellikleri

Nisa Suresi 37 ve 38’inci ayet-i kerimelerde (مُخْتَالًا فَخُورًا) “muhtâl / kibirli” ve “fahûr / övüngen” insanların, aşağı ahlâkî vasıflarının ne şekilde ortaya çıktığı, hangi tutum ve davranışlar sebebi ile ahlâk-ı seyyie sahibi oldukları şu şekilde tasvir ediliyor:

اَلَّذٖينَ يَبْخَلُونَ وَيَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَا اٰتٰیهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِرٖينَ عَذَابًا مُهٖينًا وَالَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَرٖينًا فَسَاءَ قَرٖينًا

Bunlar (muhtâl” ve “fahûr” kimseler), cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden, Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimetleri gizleyen kimselerdir. Biz o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Bunlar, mallarını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.” (Nisa, 4/37-38)

Bu ayet-i kerimelerde, “muhtâl / kibirli” ve “fahûr / övüngen” kimselere ait, altı temel kötü ahlâk umdesi şu şekilde sıralanmaktadır:

1. Cimrilik.

2. Başkalarına cimri olmayı emretme.

Bu ilk iki maddede yer alan karakterler, hemen her asırda bulunabilecek “Allah Resul’ünün yanında bulunanlara hiçbir şey vermeyin ki, dağılıp gitsinler” (Münafikûn, 63/7) diyerek infaka engel olmak isteyen insan tipleridir.

3. Allâh’ın, kendilerine lütfettiği nimetleri başkalarının haberi olmaması için gizleme.

Böyle kimseler aynı zamanda, “bile bile gerçeği gizleyen” (Bakara, 2/146) kimselerdir. Bu özellikleri sebebiyle, “hem Allah’ın lânet ettiği hem de bütün lânet etme konumunda olanların lânet ettikleri” (Bakara, 2/159) kimselerdir. Böyleleri ile, “Allah, kıyamet günü ne konuşacak ne de onları temize çıkaracaktır.” (Bakara, 2/174)

4. Şayet bir mal infakı yapıyorlarsa, bunu riya / insanlara gösteriş olsun diye yapma, insanlar takdir etsinler diye tasaddukta bulunma.

5. Allâh’a ve ahiret gününe inanmama.

6. Şeytana arkadaş olma.

Ayet-i kerimede yer alan, “الْبُخْل / buhl” kelimesi, elinde ve yanında imkân olduğu halde isteyene karşı “iyilik ve cömertlik yapmaktan kaçınma” manasında olup, Farsçada “soysuz” anlamına gelen ve Türkçeleşmiş (ﺟﻤﺮﻯ)cimri” kelimesi ile karşılanmaktadır. “Cimri” kelimesi Türkçemizde, “paraya ve mala aşırı düşkünlüğü yüzünden, elindekini gerektiği gibi harcayamayan, pinti ve hasis kimse” anlamına dönüşmüştür.

Arapçada, “mal-mülk” konusundaki cimrilik “الْبُخْل / buhl” kelimesi ile karşılanmış, bu durum, insanın kalp ve ruhunda kendisini alçaltacak derecede iyiliğin her türünden kaçma, bencillik ve servete düşkünlük olarak tanımlanmıştır. “Buhl” kelimesi, bazı yorumcular tarafından sadece, “bilgiyi saklama, başkalarını elindeki bilgiden mahrum etmeyi isteme” tutumu olarak da anlaşılmıştır.

Diğer insanların elinde bulunan mal, mülk ve mevki gibi zenginliklerin, ister helal isterse de haram yolla kendisine geçmesini arzu etme tutum ve davranışı da “الشُّحُّ / şuh” kelimesi ile karşılanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm, iki ayetinde (وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهٖ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ)Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte kurtuluşa erenler onlardır” (Haşir, 59/9; Teğâbûn, 64/16) ikazını yapmaktadır.

Bu anlamların hem bireysel olarak tek tek fertlerde hem de çeşitli topluluklarda ve uluslarda yer alabileceğini görmek gerekir. Dolayısı ile ayet-i kerimenin anlamını dar ve geniş perspektiften aynı anda görmeye ve anlamaya çalışmak daha isabetli olacaktır. Mesela geniş perspektiften bakacak olursak, sömürge savaşları konuyu daha aydınlık bir şekilde görmemize kafidir. Bilindiği üzere, doğal kaynakların paylaşılamaması, bir ulusun elinde bulundurduğu zenginliğe diğer ulusların göz dikmesi, özellikle coğrafi keşiflerden sonra, önceleri Kuzey ve Güney Amerika kıtalarındaki medeniyetlerin, daha sonraları da Afrika ve Asya’daki kültür ve medeniyetlerin yağmalanması ve sömürgeleştirilmesi, küresel seviyedeki “الشُّحُّ / şuh” tutumunun yansımaları olarak görülebilir.

عَنْ عَبْدِ الْعَزِيزِ بْنِ مَرْوَانَ، قَالَ سَمِعْتُ أَبَا هُرَيْرَةَ، يَقُولُ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ‏:‏

شَرُّ مَا فِي رَجُلٍ شُحٌّ هَالِعٌ وَجُبْنٌ خَالِعٌ

Ebu Hüreyre (ra), Resülullah’ı (sas) şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:

İnsanda olabileceklerin en kötüsü, hırslı bir cimrilik ve şiddetli bir korkaklıktır.[1]

Efendimiz (sas), dualarında cimrilikten Allâh’a sığınmıştır.[2] İyi ahlâkın temelinde, Cenâb-ı Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine ve Ahiret gününe güçlü bir iman yer alır. Kötü ahlâkın temelinde ise, Allâh’a ve ahiret gününe inanmama ya da şüphe etme bulunur. Bu ayet-i kerime, Allah’ın (cc), kötü ahlâk ile ruhunu karartmış bu şekildeki kimseleri “kesinlikle sevmediğini” beyan etmektedir.

Beyyine, Mîzan ve Adalet

لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ ۖ وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ ۚ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ 25

Ant olsun, biz elçilerimizi açık beyyinelerle (mucizelerle) gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri de indirdik (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah, kendisine ve Resullerine, gaybe iman özelliği ile yardım edecekleri bilir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hadîd, 57/25)

Ayet-i kerimede, diğer unsurların yanı sıra şu üç temel hususa temas edilmektedir. Bunlar; beyyine, mizan ve adalet unsurlarıdır. Şimdi bu noktaları kısaca açmaya çalışalım.

1.Beyyine” kelimesi “ayrılmak, uzaklaşmak, ayırmak, uzaklaştırmak” anlamındaki “beyn” ya da “açık olmak, açıklamak” anlamındaki “beyan” kökünden sıfat olup, “açık delil, hüccet, kesin belge” manasına gelmektedir.

Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de “akli ve nakli deliller, herkesin görüp bilebileceği tarihi olaylar, vahiy, Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlik müessesesi, son peygamber Hz. Muhammed (sas) ve mucize” anlamlarında kullanılmıştır. Bu kelimenin çoğulu olan “beyyinat” ise elli iki yerde tekrarlanmakta ve genellikle “ayetler” manasına gelmektedir.

Açıklamak, belgelendirmek, ihtimalleri ve şüpheleri ortadan kaldırıp gerçeği apaçık bir şekilde ortaya koymak” anlamındaki “beyn – beyan” kökünden türeyen 250’yi aşkın kelimenin, ayrıca “bilgi ve belge” kavramlarını destekleyen “tefekkür, tezekkür, kalp, basiret, hidayet, akıl, lüb, nühâ, tafsil, tasrif, nazar” vb. pek çok eğitsel kavramın, Kur’an-ı Kerîm’de geniş bir şekilde yer alması, İslam doktrininin bütünüyle bilgi ve belgeye dayandığını, akıl ve basirete hitap ettiğini göstermektedir. Kur’an-ı Kerim’in Medine devrinde nazil olan doksan sekizinci suresinin adı da “Beyyine Suresi”dir.

2.Mîzan” kelimesi ise, “bir şeyin ağırlığını tahmin etmek, ölçüye vurmak, tartmak” anlamlarındaki “vezn” (zine) kökünden türemiş bir isim olup, “sorgu ve hesap gününde herkesin dünyada iken yapmış olduğu iyilik ve kötülüklerin tartılıp değerlendirileceği manevî teraziyi” tanımlamaktadır. Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, kıyamet gününde adil terazilerin kurulacağını ve hiç kimseye en küçük bir şekilde dahi olsun haksızlık yapılmayacağını şu şekilde beyan etmektedir:

Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 21/47)

Efendimiz’in (sas) hadîs-i şerîflerinde ilahi adalet terazisi olan “mîzan” ile ilgili bazı açıklamalar şu şekildedir:

Ebû Mâlik el Eş’arî’den (ra) rivayete göre, Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Abdest, imanın yarısıdır. Elhamdülillah (diyecek şekilde yaşamak) mizanı doldurur. Sübhanallah ve Elhamdülillah (diyecek şekilde bir hayat sürmek) gökler ve yeryüzü arasını doldurur (o kadar çok sevap kazandırır). Namaz, nurdur. Sadaka (kişinin Müslüman olduğuna) bir delildir. Sabır (her an önümüzdeki) bir ışıktır. Kur’ân ise lehimizde veya aleyhimizde bir delildir. Her insan sabahleyin kalkıp nefsinin satıcısıdır. Ya ibadet ve kulluk yaparak kendisini Allah’a satmış olur. Veya arzu ve hevesine veya şeytana uyarak, kendisini helak etmiş olur.[3]

Bu hadis-i şerifin bir benzeri, Süleym oğullarından bir kişiden şu şekilde rivâyet edilmiştir:

Sübhanallah demek, mizanın yarısıdır. Elhamdülillah ise onu doldurmuş olur. ‘Allahu ekber’ demek gök ile yeryüzü arasını doldurur. Oruç sabrın yarısı, temizlik ise imanın yarısıdır.[4]

Ebû’d Derdâ’nın (ra), Efendimiz’den (sas) rivayet ettiği ve güzel ahlâkın mizandaki önemini beyan eden bir hadis-i şerif şu şekildedir:

Kıyamet günü müminin mizanında, hiçbir şey güzel ahlâktan daha ağır değildir. Allah, kaba ve ahlâksız kişileri asla sevmez.[5]

3.Adâlet” kelimesi, “davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak” gibi manalara gelmektedir. Adâlet, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde genellikle “düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hükmetme, doğru yolu izleme, takvâya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Adâlet, başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeyen istikrarlı bir doğruluk, ahlâk kanununa itaatle gerçekleşen ruhî bir denge ve ahlâkî bir kemaldir.

İbn-i Miskeveyh adaleti, “hikmet, iffet ve cesaret gibi üstün niteliklerin bir insanda toplanmasıyla oluşan erdemdir” diye tanımlar. Ona göre kişinin adil olabilmesi bu üç unsurun bir insanda birbiriyle uyuşması, ondaki mümeyyiz kuvvete bunların teslim olması, arzu ettiklerinin çekici olmasına rağmen, kendine hâkim olarak ona yönelmemesi demektir. Bu niteliğe sahip insanda öyle bir üstünlük meydana gelir ki, önce sürekli olarak kendinden, kendine karşı adaletli davranmasını, sonra başkalarına karşı adaletli davranmasını, en sonra da başkasından kendi hakkını almasını arzu eder.[6]

Hidayet ve Fısk

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ ۖ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ ۖ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ 26

 “Ant olsun, biz Nuh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadîd, 57/26)

Ayet-i kerimede, insanların kendisi ile doğruya ulaştıkları çok önemli hidayet hali ile insanların kaydıkları ve büyük tehlike arz eden fısk davranışına dikkatler çekilmektedir. Şimdi bu kavramlar üzerinde bir miktar durmaya çalışalım.

1.Hidayet” kelimesi, “doğru yolu gösterme, hakka sevk etme” anlamlarına gelmekte, bu kavram Kur’an-ı Kerîm’de çeşitli fiil hallerinin yanı sıra “hadi, hüda, mühted” isimleriyle birlikte 300’den fazla yerde tekrarlanmakta ve çoğunlukla Allah’a (cc) izafe edilmektedir. Yine “hidayet” manasında olmak üzere, “rüşd, reşad, felah, necat, iman, sırat ve sebil” kelimeleri de kullanılmaktadır.

Müfessir, Arap dili âlimi ve ahlâk felsefecisi Ragıb el-İsfahânî (v. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği), “hidayet” kelimesinin anlamını, ayet-i kerimelerin genel muhtevası içerisinde dört sınıfta toplamıştır. Bu sınıflamaya göre “hidayet”;

1. Her sorumluluk taşıyan kişiye Allâh’ın lütfettiği akıl ve idrak yetenekleri ile hayatını idame ettirmeye yarayan zaruri bilgiler,

2. Vahiy ve peygamberler yoluyla Allâh’ın (cc) insanları tutunmaya davet ettiği hususlar,

3. Hidayeti benimseyenlere lütfedilen muvaffakiyet,

4. Allâh’ın (cc), hidayetine uyanları ahirette cennetle mükafatlandırması anlamlarına gelmektedir.[7]

Kur’an-ı Kerîm’de yer alan hidayet kavramının anlam örgüsü, fert ve cemiyet olarak insanların dünya ve ahiret mutluluğu, toplumların da huzur ve selametlerini ifade etmektedir.

2.Fısk” kelimesi, dinin emir ve yasaklarına aykırı davranmaya, büyük günah sayılan suçları işlemeye veya küçük günahlara ısrarla devam etme anlamlarına gelmektedir. Ayet-i kerimede geçen (فَاسِقُونَ) kelimesi (فَاسِقٌ) “fâsık” kelimesinin çoğul hali olup, Allah’ın (cc) emir ve yasaklarına uymayan, fısk içerisindeki kimse” manasındadır. Allâh’ın (cc) emir ve yasaklarına uymama, yani “fısk” günahını ilk işleyen, dolayısı ile ilk “fâsık” damgası vurulan varlık da İblis’tir (Kehf, 18/50).

Kur’ân-ı Kerîm’de; zulmün vardığı netice (Bakara, 2/59), ayetlerin yalanlanması (Enam, 6/49), Allâh’a (cc) itaat dairesinden çıkılması (Araf, 7/163, 165; Yunus, 10/33, İsra, 17/16) hep “fısk” kelimesi ile beyan edilmiştir. Müslümanların günaha girmeleri (Bakara, 2/197), borçlanmalarında adil bir şekilde kayıt tutmamaları (Bakara, 2/282), haram kılınan yiyecekleri yemeleri de (Maide, 5/3; Enam, 6/121, 145) “fısk” olarak nitelendirilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, bütün günahların kesinlikle kaydedildiğini, bilhassa küçük günahların da bu kayıt işlemine dahil edildiğini bizlere şu şekilde haber vermektedir:

وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِمٖينَ مُشْفِقٖينَ مِمَّا فٖيهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لَا يُغَادِرُ صَغٖيرَةً وَلَا كَبٖيرَةً اِلَّا اَحْصٰیهَا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًا وَلَا يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَدًا

Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. “Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük-büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” derler. Onlar bütün yaptıklarını karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf, 18/49)

وَكُلُّ شَیْءٍ فَعَلُوهُ فِى الزُّبُرِ وَكُلُّ صَغٖيرٍ وَكَبٖيرٍ مُسْتَطَرٌ

İşledikleri her şey (amellerin yazıldığı) defterlerdedir. Küçük-büyük her şey satır satır yazılmıştır.” (Kamer, 54/52-53)

Efendimiz (sas), büyük günahlar için istiğfarın ehemmiyetine, küçük hatalarda ısrar etmemenin de önemine şu şekilde temas buyurmaktadırlar:

Büyük günah, istiğfar ile büyük kalmaz. Küçük günah, ısrar ile onu küçük olmaktan çıkarır.[8]

Müminlerin annesi Hz. Aişe (r. anhâ), küçük hata ya da günahlarla ilgili olarak Efendimiz’in (sas) kendisini nasıl uyardığını şöyle aktarmaktadır:

Yâ Âişe, (günah sayılan) amellerin küçümsenenlerinden sakın. Çünkü şüphesiz, onlar için Allah’ın araştırıcıları (melekleri) vardır.[9]

Efendimiz (sas), küçük günahlarda ısrarın, yok edicilik vasfını zihne yakınlaştırmak için şu şekilde bir örnekleme yapmaktadır:

Abdullah bin Mes’ûd Hazretleri’nden rivayet edildiğine göre Resülullah (sas) şöyle buyurmuştur:

Küçük görülen günahlardan sakının! Çünkü onlar bir kimsede birikir de neticede onu helâk ederler.” Sonra Resülullah (sas) küçük günahlarla ilgili şöyle bir örnek verdi:

Bir topluluk, bir çölde konaklar. Yemek vakti geldiğinde biri gider, küçük bir dal parçası, öbürü başka bir dal parçası getirir ve böylece büyük bir yığın oluştururlar. Sonra bunlarla ateş yakarak, içine yiyeceklerini koyup pişirirler.[10]

Bu hadis-i şerifte, küçük günahların bir araya gelerek büyük bir günaha dönüşebilme halleri, gayet veciz bir şekilde ve müşahhas örneklikle tanımlanmıştır. Küçük günahlarda ısrar etme insanı “fâsıklığa” götürmektedir. Küçük günahların “fısk” olarak görülmesinin sebebi, dini hassasiyetin yitirilmesini netice vereceği içindir.

Kur’ân-ı Kerîm’de; haktan sapmış olanlar (Bakara, 2/99; Ali İmran, 3/82), iman etmeyen kitap ehli (Ali İmran, 3/110), İncil ile gereği gibi amel etmeyen Hristiyanlar (Maide, 5/47), münafıklar (Tevbe, 9/67, 80, 84, 96; Münafikûn, 63/6), iffetli Müslüman kadınlara iftira yapanlar (Nur, 24/4), Allah’ı unutan ve bu yüzden de Allah’ın kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler (Haşir, 59/19) “fâsıklar” olarak vasıflandırılmış, fâsıkların varacağı yer de Cehennem olarak belirlenmiştir (Secde, 32/20).

Refet, Rahmet ve Ruhbanlık

ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلَىٰ آثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ إِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللَّهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا ۖ فَآتَيْنَا الَّذِينَ آمَنُوا مِنْهُمْ أَجْرَهُمْ ۖ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ 27

Sonra bunların peşinden art arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) Sonradan icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara ruhbanlığı farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için bunu yapmışlardı. Fakat ruhbanlığa gereği gibi de uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu fasık kimselerdir.” (Hadîd, 57/27)

Bu ayet-i kerimede, diğer hususların yanı sıra “refet, rahmet ve ruhbanlık” konuları da yer almaktadır. Şimdi biz burada özellikle “ruhbanlık” konusu üzerinde biraz daha ayrıntılı olarak durmaya çalışacağız.

Bilindiği üzere “refet” kelimesi, “merhamet etme, acıma ve esirgeme” anlamlarına gelmektedir.

Rahmet” kelimesi ise sözlükte, “merhamet etme, sevme, incelik, ihsan, bağışlama ve acıma” anlamlarına gelmektedir.

Ruhban” kelimesi, “rahip” kelimesinin çoğuludur. “Rahbe”, korkup çekinme, derin dini endişelerden dolayı ıstırap çekme, “rahbaniyye” kelimesi ise, “yoğun bir dini kaygı ve korku ile kendini ibadete verme” anlamındadır. Rahip de Allah’tan korkan ve uzlet halinde ibadet eden kişiyi ifade eder.

Ruhbanlık” kelimesi, bir grup Hristiyan’ın dinde ortaya çıkan fitnelerden uzaklaşıp dağlara çekilerek ibadet etme ve nefis tezkiyesinde bulunma çabalarının yanı sıra, mağaralarda ve kuytu köşelerde yalnız yaşama, kadınlardan uzak durma gibi meşakkatli bir hayat tarzına katlanmalarını ifade etmektedir.

Enes b. Malik’in (ra) rivayetine göre, Efendimiz’in (sas) ashabından üç kişi, ibadetlerini azımsadılar ve bir tanesi;

Ben geceleri daima namaz kılacağım” dedi.

Bir diğeri, “Ben her zaman oruç tutacağım” dedi.

Diğeri de “Ben kadınlardan ayrı yaşayacağım, hiç evlenmeyeceğim” dedi.

Hz. Peygamber (sas), bu Müslümanların ruhban hayatı yaşama arzusu izhar etmelerinin üzerine çıkageldi ve şöyle buyurdu:

Sizler şöyle şöyle söylediniz. Dikkat edin! Allâh’a yemin ederim ki ben sizin Allâh’tan en çok korkanınız ve en takvalı olanınızım. Bununla beraber, Ben bazen oruç tutuyorum, bazen tutmuyorum. Nafile namaz kılıyorum, ama (gecenin bir kısmında da) uyuyorum. Kadınlarla evleniyorum. Her kim benim sünnetimden (hayat yolumdan) yüz çevirirse, benden değildir.[11]

Bu ayet-i kerimeyi şu şekilde özetlemek mümkün görünmektedir:

1. Allah tarafından emredilmediği halde sırf Allah’ı hoşnut etmek amacıyla Hristiyanların uzlet hayatı uygulamasının, onları dünya hırsından ve buna bağlı kötülüklerden alıkoyduğuna işaret edilmiştir.

2. Ruhbanlığın hakkıyla yerine getirilmemesi ve ruhban sınıfının dini konularda mutlak otoriteye sahip kılınması ise kınanmıştır.

3. Surenin, 26’ıncı ve 27’nci ayet-i kerimelerin fezlekelerinin, niçin “Onlardan birçoğu fasık kimselerdir” (Hadîd, 57/27 ve 28) olduğu hususu ise, zannederiz ki ileride yapılabilecek geniş bir araştırma konusu halindedir.

Mağfiret

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ۚ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ 28

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve Peygamberine iman edin, böylece size rahmetinden iki kat nasip versin ve size bir nur ihsan etsin ki, onunla yürüyesiniz. Hem de sizi bağışlasın. Allah Gafûr’dur (çok bağışlayıcıdır), Rahîm’dir (çok merhametlidir).” (Hadîd, 57/28)

Ayet-i kerimede yer alan Allâh’a (cc) ve Peygamberine iman, rahmet, nur ve mağfiret konuları üzerinde yukarıda izahat verilmeye çalışılmıştı. Tafsilatı o kısma havale ediyoruz.

لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَلَّا يَقْدِرُونَ عَلَىٰ شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ ۙ وَأَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ ۚ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ 29

Bunları açıkladık ki, kitap ehli, Allah’ın lütfundan hiçbir şeyi kendilerine has kılmaya güçlerinin yetmeyeceğini ve bütün lütfun, Allah’ın elinde olduğunu, onu dilediği kimselere vereceğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Hadîd, 57/29)

Bu ayet-i kerimede yer alan “fazl” ve “Allâh’ın (cc) fazlı” konuları da yukarıda işlenmişti.

Allâh’ın (cc) izni ve inayeti ile “Hadîd Suresi Yorumu” yazı serimizi tamamlamış olduk. Bütün hamd ve şükürlerimiz Allâh’a (cc), salât ve selâmımız O’nun Habîb-i Edîbi Resul-i Kibriyâ Efendimiz Muhammed Mustafa’yadır.

Sonuç Yerine

Şimdi salât u selâm ve dua zamanı

Allah’ın meleklerinin, peygamberlerinin, nebilerinin, resullerinin, Arşını taşıyanlarının ve O’nun mahlukatının hepsinin salâtı, Efendimiz Muhammed aleyhisselâmın, onun âlinin, ashabının ve bütün dostlarının üzerine olsun.

Allahım! Sırlar semasının güneşi, nurların mazharı, celâl dairesinin merkezi ve cemâl sahibinin kutbu olan Muhammed’in biricik, lâtif Zatına salât et. Allahım, o en yüce makam ve fasih lisan sahibi, güzel yüzlü ve güzel huylu Efendimiz, Peygamberimiz Muhammed’e salât ve selâm et. Allahım, salât ve selâmlarının en üstününü, bereketlerin en bolunu, ikramların en çoğunu, ikramlarının sayı ve faziletçe en kıymetlilerini Efendimiz Muhammed’e ve onun âl ve ashabı üzerine daimî ve ebedî kıl.

Efendimiz Muhammed aleyhissalâtu vesselâm, beşerin en şereflisi, imânî hakikatlerin hazinesi, ihsânî tecellilerin şâhikası, ruhanî sırların konağıdır. O, peygamberler gerdanlığının ana mücevheri, Resuller ordusunun öncüsü ve yüce nebîler kafilesinin kumandanıdır. O, bütün yaratılanların en üstünü, en yüce izzet ve şeref sancağının bayraktarı, şeref dizginlerinin sahibidir. O, ezeliyet sırlarının şahidi ve önceden gelip geçenlerin nurlarının müşahididir.

Kıdem lisanının tercümanı, ilim, hilim ve hikmetler membaı, küllî ve cüzî vücudun mazharı, ulvî ve süflî vücudun gözbebeği, dünya ve ahiret cesedinin ruhu, iki dünya hayatının kaynağı ve özü, kulluk rütbelerinin en üstün seviyesini gerçekleştiren, seçilmişlik makamlarının ahlâkı ile ahlâklanmış, Kerîm dost, büyük sevgili, Efendimiz Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib’e, âline ve bütün ashabına salâtını daimî, en çok artan sermedî bereketini, en temiz tahiyyâtını ilmin adedince, kelimelerin sayısınca, seni ve onu ananların her anışında, gafillerin zikirden her gaflet edişlerinde, onun üzerine kıl. Kıyamete kadar O’na bol bol selâmet ver. Onun, Senin katındaki sırrı ve Sana olan seyri hürmetine, bizleri korkularımızdan emin kıl, hatalarımızı gider, hüzünlerimizi sürura çevir.

Ey yerleri donatan, yüksek semaları yaratan ve kalpleri iyisiyle ve kötüsüyle yaratıldığı hal üzere çekip çeviren Allahım! Batıl ehlinin ordularını mağlûp eden, hakkı en doğru şekilde ilan eden, kendisinden öncekileri tamamlayan, kapatılan iman kapılarını açan, Resulün ve kulun Muhammed’e, rahmetinin en üstününü, bereketlerinin artarak devam edenlerini ve şefkatinin en sıcağını ikram eyle. Zira o Resulün, senin vahyini gönlünde tutarak, ahdini koruyup emrini yerine getirmekte hiç gecikmeksizin rızana koşarak, emrin olduğu için sana itaat etti. O’nun bu itaati, ulaşmak isteyen için parlak bir nur halini aldı. Böylesi bir nurla, Allah’ın ihsanı, Efendimizi işaret eden vesilelerle ancak ehil olanlara ulaşır. Kalpler, günah ve fitneler bataklığına dalıp gittikten sonra, ancak Seninle ve Resulünle hidayete kavuşur. Zira O Resul, isimleri izah etmeye, hükümleri açığa çıkarmaya ve İslam’ın gönülleri aydınlatmasına ışık tutar. Çünkü O, senin güvenilir kıldığın eminin, saklı ilminin sadık koruyucusu, kıyamet gününde şâhidin, nimet ve rahmet olarak hak ile gönderdiğin Resulündür.

Allâh’ım! Asaletli nebî, kendisine vahyedilen ve Kur’ân indirilen, Kur’ân’ın yorumunu yapan, Cebrâîl aleyhi’s-selâm’ın kendisine ikram ve faziletle geldiği, Melik ve Celîl Allâh’ın, karanlık ve uzun İsrâ gecesinde Cebrâîl aleyhi’s-selâm’la yürüttüğü, kendisine yedi kat semâ, Sidretü’l-Müntehâ, Kürsî, Arş, Beyt-i Ma’mûr, Yüce Cennetler, Melekût aleminin yüceliklerini seyrettirdiği, hiç ölmeyen ve daimâ Bâkî Allâh’ın yüce kudretini müşahede etmek suretiyle azamet ve kudretinin nurlarıyla nurlanmış şerefli efendimiz Muhammed’e, hüsn-ü cemâl, kemâl, hayır ve fazîletlere denk olan salât ile salât eyle.

Büyüklük taslayan bütün insanlara, sultanlara, yırtıcı bütün canavarlara, haşerata, eziyet veren canlılara ve yarattığın bütün varlıklara, azametiyle boyun eğdiren isimlerin hürmetine, ey Allâh! ey Rabbim! Bizleri dünyevî hırslardan, cimriliklerden, korkaklıktan ve bunlara bağlı kötülüklerden koru, dualarımızı kabul eyle.

Ey izzet ve azameti Zatına mahsus olan, gayb ve varlık aleminin sahibi, ölmeyen daimî canlı Rabbim, seni tesbîh ederim. Şanın ne yüce, mekânın ne yüksektir. Sen Rabbimizsin. Ey azametinde bütün noksan sıfatlardan münezzeh Allâh’ım! Yönelişimiz sanadır ve ancak senden korkarız. Ey Azîm! ey Kebîr! ey Cebbâr! ey Kâdir! ey Kavî! Sen en mukaddes ve en münezzehsin. Ey Alîm Allâh’ım! Sen en yücesin. Ey Azîm Allâh’ım, seni tesbîh ederim. Ey Celîl Allâh’ım! Seni tesbih ederim.

Allâh’ım! Şâhitlik ederim ki sen kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allâh’sın. Birsin. Doğmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri olmayan, her şey kendisine muhtaç, kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Samed’sin.

Ey Zatı kavranmaktan münezzeh, Zatında ve sıfatlarında eşsiz, en yüce, Hak ve kendisinden başkası olmayan, ey Ezelî, ey Ebedî, ey Dehrî, zamanı yaratan, ey daimîlik sâhibi, ölmeyen, diri olan, bizim ve her şeyin ilâhı, ey tek İlâh! Senden başka hiçbir İlâh yoktur.

Allâh’ım! kötü gördüğün her şeyi kalplerimizden silmeni, bunların yerine haşyetini, sevgiden kaynaklanan korkunu, marifetini, emniyet ve âfiyetini lütfetmeni senden talep ediyoruz. Bizlere rahmet ve bereket ihsan eyle. Doğruyu ve hikmeti ilham eyle.

Allahım! Kalplerimizi ilminle nurlandır. Bedenlerimizi taatinde kullan. Ruhlarımızı fitnelerden temizle. Fikrimizi muteber işlerle meşgul eyle. Şeytanın vesveselerinden bizleri koru. Ey Rahman ve Rahîm Allahım.

Yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Hayyu yâ Kayyûm!

Âmîn… Âmîn… Âmîn…

وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Onların duaları, ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleri ile sona erer.” (Yunus, 10/10)


[1] Ebu Davud, Cihad, 22 (2511); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/302 (7997); Nesâî, Cihad, 8 (3111).

[2] Buhari, Cihad, 74 (2893).

[3] Tirmizi, Daavât, 86 (3517); İbn Mace, Taharet, 5 (280).

[4] Tirmizi, Daavât, 87 (3519)

[5] Tirmizi, Birr, 62 (2002); Ebu Davud, Edeb, 8 (4899).

[6] İbn Miskeveyh, Tehzîbu’l-Ahlak, 15.

[7] Ragıb el-İsfahânî, el-Müfredat, “hdy” md.; Elmalılı, Hak Dini, 1/120.

[8] Ali el-Muttaki el-Hindi, Kenzu’l-Ummâl, 4/217 (10232).

[9] İbn Mace, Zühd, 29 (4243); Dârimî, Rikâk, 17 (2768); İbn Hibban, Sahih, 12/379 (5568); Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/70 (24919).

[10] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/402-403 (3818); 5/331 (23194); Ebû Dâvûd et-Tayâlisî (v. 204/819), Müsned, 1/316-317 (400).

[11] Buhari, Nikah, 1 (5063); Müslim, Nikah, 5 (1401).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s