Tasavvufta Makam ve Mertebeler VIII

Fatma ÖZTÜRK GÜLÇÜR

23 Temmuz/2019

İçindekiler

Giriş 1

Tarîk-i Rûhânînin Mertebeleri 2

Seyr-i Sulûk ve Letâifler 2

1. Kalp 2

2. Ruh 3

3. Sır 4

4. Hafî 4

5. Ahfâ 5

6. Letâif-i Nefs 5

7. Letâif-i Küll 6

Nefis Mertebeleri 6

Sonuç 7

Giriş

Nimetlerine uygun ve lütuflarına yaraşır hamdler ve şükürler, alemlerin Rabbi, Rahmânu’d-dünya ve Rahîmu’l-âhira, din ve ceza gününün sahibi Allâh (cc)’a, salat ve selam ve her türlü ihtiram, müjdecimiz, Efendimiz, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sas)’ya, onun âl ve ashabına olsun.

“Tasavvufta Makam ve Mertebeler” konulu yazı dizimizin sekizincisi ile uzun, aydınlık ve ruhanî bir yolculuğun sonuna gelmiş bulunmaktayız.

Tarîk-i Rûhânînin Mertebeleri

Seyr-i Sulûk ve Letâifler

“De ki: ‘Cinlerden ve insanlardan, insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.” (Nâs Suresi, 114/1-6)

Allâh’a (cc) varma isteğini duyan kişi, mürîd olarak adlandırılır. Zahirden batına varmak için bir mürşide uyarak muayyen kaideleri gözetmek sureti ile yapılan temrinata sulûk, seyir ya da sefer denir. Bu temrinatı yapan kişiye de sâlik denir.

Sâlik, yolculuğunu hal kuvveti ile yapar. Bu yolculuğunda muhtelif makamlara uğrar. Tarîk-i rûhâniyede olan zât-ı şerîflerin, sâliki ruh yolundan götürmeleri büyük bir nimettir. Çünkü bunda mücahede yoktur. Mücahede, nefis tarafından olur. Bunlar ise, nefse bakmazlar ve hemen temizlerler. Ruh temizlenince, nefis de aslına döner, bütün çirkin ve kötü huyları ile gelir ve ruha teslim olur. Ruh, nefsi esir ederek emri ve itaati altına alır. Bu sebeple, ruhani tarik gayet kolaydır.

Hüseyin Hamdi Efendi’nin, “Tarîk-i Nakşibendiye’nin Usûlünü Hâvî Hasbihâlü’s-Sâlik fî Akvâmi’l-Mesâlik” adlı Osmanlıca eserinde letâifler şöyle zikredilmektedir:

“Malum ola ki, insanda on adet letâifin bulunduğu belirtilmiştir. Onların beşi âlem-i emirde beşi de âlem-i halkdadır. Âlem-i emirden olanlar, kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Âlem-i halkdan olanlar ise; latîfe-i türâb (toprak), latîfe-i mâ (su), latîfe-i hava, latîfe-i nâr (ateş) ve latîfe-i nefistir.” (Hüseyin Hamdi Efendi, 1281, s. 10)

Alem-i emir ile alem-i halk iki ayrı alem olup, alem-i emre giren latifelerin makamı arştandır. Bu sebeple bu latifelere âlî latifeler de denir. Alem-i halka giren latifelere ise süfli latifeler denmekte ve yerleri de arşın altında olmaktadır.

Alem-i emirden olan beş latife (kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ), Allah Teâlânın “kün” (ol) emri ile meydana gelen latifelerdendir. Alem-i halk’a dahil olan nefis ve diğer dört unsur ise lüzumuna göre ve tedricen halk olunan latifelerdendir.

Şimdi alem-i emirden olan beş latife (kalp, ruh, sır, hafi ve ahfâ ki bunlara letâif-i hamse de denir) ile başlayacak, letâif-i nefs ve letâif-i küll ile tamamlamaya çalışacağız.

1. Kalp

“Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.” (Araf, 7/69)

Salikin yolundaki ikinci durak kalptir. Kalp, arş ve levh-i mahfûzun insan bedenindeki mukabilidir. Bu menzilde de marifet hasıl oluncaya kadar mücahede devam eder. Kalp menzilinde salikin bütün hizmeti zikir, fikir ve nefsi kıran bütün faaliyetleridir. Ta ki kalp Allâh’ın nuru ile nurlanıncaya kadar.

Sol göğsün iki parmak kadar aşağısında, çam kozası şeklinde kalp vardır. Hak yolcusu salik, zikri devam ettirebilirse zikir kalbine yerleşir. O zaman kalp, asıl sıfatını bulur, akik renginde saf temiz bir şekilde kalbin nuru zuhur eder. İşte o zaman, zikreden kimse, istese de kalbinin zikrine engel olamaz. Bazen güneş doğar gibi, bir kırmızılık doğu tarafından görünür. Bazen güneş çıkar gibi, bazen de büyük bir kapı gibi akik renginde görünür. Anlatılanların benzeri daha başka alâmetler de meydana gelir. Zikrin tesiriyle kalbin bu ilâhî tecelliye mazhar olmasına “veled-i kalb” veya “vilâdet-i sânî” adı verilir.

Bütün bunlar, zuhur edip dururken; Hak yolcusu salik, bunların zuhuruna kapılmamalı ve şaşkınlığa düşmemelidir. Zikirden fikirden geri kalmamalıdır. Kendisine ihsan edilen zuhuratı başkasına söylememelidir. O zuhuratın kalıntılarını, izlerini göz önünde tutmalı, kaybetmemeye tam bir gayret harcamalıdır. Kalp latifesinin zikrini tamamlayan sâlik Hz. Âdem’in kademi üzeredir.

2. Ruh

“İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” (Bakara, 2/195)

Bu latife, (ثُمَّ سَوّٰیهُ وَنَفَخَ فٖيهِ مِنْ رُوحِهٖ) “Sonra şekillendirip ona ruhundan üfledi” (Secde, 32/9) âyet-i kerimesi burcundadır. Salikin kalbi ilahi nurlarla nurlandığında ruh menziline yükselir. Bu üçüncü menzildir. Burada da gerekli mücahedeler yapılır ve ruha mahsus olan bütün hizmetler yerine getirilmeye çalışılır. Ruhun saflaşması için gerekenler yerine getirildikçe yakin nuru ruhta parlamaya başlar. Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurur: (نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ) “Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz.” (Enam, 6/83)

Allâh Teâlâ, ruh menzilinde bulunan salike yardıma devam ederken, o tecelli ile salikin ruhunda marifetullah bilgisi gelişir, böylece ruh, uçsuz bucaksız bir sahaya kanat açar ve yükselir. Bu yükselişle birlikte Rahmanî olmayan ruhî ârazlardan da kurtulur. Saflaşmış hali ile yüceliklere yol alır. Rahmânîleşen bir ruhta, artık Allâh’ın rızasına aykırı bir belirti görülmez.[1]

Ruh sağ göğsün altına doğru iki parmak kadar aşağıdadır. Hak yolcusu salik, âdet edindiği kadar teveccühte bulunmalıdır. Ruhun nuru, açık sarı renklidir. Bu mertebede zikir sürdürülürse ruh, asıl safiyetine döner. Ruh latifesinde zikrini tamamlayan salik, Hz. Nûh ve Hz. İbrâhim’in (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam ecmain) kademleri üzeredir.

Niçin bu letâifler çok açık bir şekilde bilinmiyor sorusuna Kur’ân-ı Kerîm şu şekilde cevap vermektedir:

(وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى وَمَا اُوتٖيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَلٖيلًا)

“(Ey Resulüm) sana ruhtan, (ruhun hakikatinden) soruyorlar. De ki; ruh Rabbimin bildiği bir husustur ve size bu konuda çok az bir bilgi verilmiştir.” (İsra, 17/85)

3. Sır

“(Rabbin) senin üzerindeki nimetini tamamlayacak.” (Fetih, 48/2)

Bu latîfe (فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ) “O, gizliyi de bilir.” (Taha, 20/7) âyet-i kerimesi burcundadır. Daha sonra latife-i sırrın yeri salike gösterilir. Daha önceden devam ettiği zikirlere yeni bir kısım zikirler daha ilave edilir. Salik, mürşidinin izni ve icazeti ile ruhtan sırra geçer. Sırrın yeri, sol göğsün üzerinde ve iki parmak kadar yukarıdadır. Sırrın nuru ise beyazdır. Zikir sırra yerleşir, sır da bu şekilde asıl safiyetini bulur. Sır latifesinde zikrini tamamlayan salik, Hz. Mûsâ’nın (as) kademi üzeredir.

Sır, ruhtan daha latiftir. “Sır” kelimesi bazen kul ile Rabbi arasındaki gizli haller için kullanılır. Ruhlar muhabbetullah, kalpler marifetullah, sırrlar da müşahedetullah alanıdır. Bazıları, “hür ve bağımsız kimselerin göğüsleri sırlar kabristanı gibidir” demiş, bazıları da “eğer gömleğimin düğmesi sırrımı bilse onu bile söker atarım” demiştir.[2]

4. Hafî

“Biliniz ki Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.” (Bakara, 2/194; Tevbe, 9/36, 123)

Keza bu latife de (فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى) “O, gizliyi de bilir.” (Taha, 20/7) âyet-i kerimesi burcundadır. Her ne kadar ayet-i kerimede “hafî” kelimesi zikredilmemiş gibi görünse de Arapça gramer kaidesine göre bu kelime (السِّرَّ) “sır” ve (اَخْفٰى) “ahfâ” kelimeleri arasında yer almakta, ancak Kur’ân-ı Kerîm muciz (az kelime ile çok anlam barındıran) olduğu için bu kelime zikredilmemiş olmaktadır.

Hak yolcusu salik zikrinde devam ve sebatta olursa, zikrini hafiye nakleder. Böylece latife-i sırra asıl hilati olan yeşil hilat giydirilir. Hafi latifesinin yeri, sağ göğüs üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Nuru da zümrüt yeşilidir.

(فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى) “O, gizliyi de gizlinin daha gizlisini de bilir.” (Taha, 20/7) ayet-i kerimesinin hükmü uyarınca, bu makamda istidatlı bir salik için, ilme’l-yakîn mertebesi hasıl olur. Daha sonra ise salikin zikri ahfâya nakledilir. Salike latife-i ahfânın yeri gösterilir. Önceki zikirlerinden başka olarak bir miktar latife-i ahfâ için zikir telkin olunur.

Teveccüh süresini tamamladıktan sonra; kalbin, ruhun, sırrın ve hafinin ism-i celâl (Allah adı) zikirleri yerine getirilmelidir. Zikre bu şekilde devam edilirse, hafinin de nuru zuhur eder ve aslî sıfatına döner. Hafî latifesinde zikrini tamamlayan salik, Hz. Îsâ’nın (as) kademi üzeredir.

5. Ahfâ

“Bütün mülk-ü tasarruf, ilâhî kudretinin elinde bulunan Allah’ın şanı ne yücedir! O, her şeye hakkıyla kadirdir.” (Mülk, 67/1)

Bu latife de (فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى) “O, en gizliyi de bilir.” (Taha, 20/7) âyet-i kerimesi burcundadır. Hak yolcusu salik, kalbin, ruhun, sırrın, hafinin ve ahfânın zikirlerini yapar, hakları olan ism-i celâl (Allah adı) zikrini okur. Ahfâ’nın yeri, iki göğüs ortasındadır. Nuru ise ya çok beyaz yahut çok siyah zuhur eder. Bunların hangisi zuhur etse olur, artık ahfâ dahi asıl sıfatına dönmüştür.[3]

Salik, evvelkinden ziyade zikre ve fikre devam ederse, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanı ile latife-i ahfa da aslına döner ve ruha asıl hilatlerinden iki hilat giydirilir. Bunlardan biri beyaz diğer ise siyahtır. Latifelerin en latifi olan ahfâda salik, Hz. Peygamber’in (sas) kademi üzere bulunur ve Allâh’ın izni ile velayet makamına ulaşır.

Emir âleminin ruhanî latifelerinin zikri olan letâif-i hamseyi tamamlayan salik, daha sonra letâif-i nefs, letâif-i kül ve nefy ü isbat zikirlerine geçer.

6. Letâif-i Nefs

“Ben işimi Allah’a havale ediyorum.” (Mümin, 40/44)

Hak yolcusu salik, mürşidinin izni ve icazeti ile zikrini letaif-i nefse aktarınca, yine zikre ve fikre devam eder. Nefis letaifinin yeri, kafada ve iki kaşın ortasındadır. Nuru da turuncu sarıdır. Bu makam aynı zamanda fena fi’ş-şeyh makamıdır. Salikteki muhabbetullah ise henüz orta seviyededir. Mürid, cümle latifelerin hakları olan ism-i celâl (Allah adı) zikrini yerine getirir.

7. Letâif-i Küll

“Biz ancak Allaha rağbet edicileriz (ümidimiz hep O’na bağlıdır).” (Tevbe, 9/59)

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, mürşid şeyhinin izni ve icazeti ile, letaif-i külle geçer. Letaif-i küllün yeri alnın ortasındaki perçem kısmıdır. Artık ruh, bütün vücudu tasarrufu altına alır. Zikrin harareti vücuda tamamen tesir eder ve bütün azalar ruh ile birlikte zikrederler. Bu makamda nefis, bütün kötü ve çirkin huylarını terk ederek ruha teslim olur ve ruhun her emrine itaat eder. Fakat yine de ruhu tuzağa düşürmek için fırsat kollamaktadır.[4]

Burada, ism-i celâli, uzaktan okunacak şekilde celî bir yazı ile yazılmış görmelidir. Letaif-i küll için okuduğu ism-i celâllerde, baştan ayağa kadar, kendisini tüm azası ile bir aynada görür gibi olmalıdır. Hak yolcusu salik, bu şekilde devam edip her şeyi yerli yerince yaparsa, bu uğurda ciddî gayret sarf ederse, o zaman bilmeli ki yakın bir gelecekte Allah’ın ihsanına mazhar olacaktır.[5]

Nefis Mertebeleri

“Kullarımdan (hakkıyla) şükreden pek azdır.” (Sebe, 34/13)

Buraya kadar salikin letâif-i aşere yolu ile mertebeler kat etmesini izaha çalışmış olduk. Ancak bir salik, şayet nefis mertebeleri yolu ile seyr u suluk yapacaksa, bu durumda “atvâr-ı seb’a” adı verilen nefsin yedi mertebesi (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziye ve kâmile) için belirlenen yedi ism-i ilâhîyi (kelime-i tevhid, Allâh, Hû, Hak, Hay, Hayyûm, Kahhâr) zikrederek, Kitap ve sünnet dairesinde Allah’ın emir ve yasaklarına riayetle nefis mertebelerini tek tek kat etmiş olur.

Nefis mertebelerini kısaca görmeye çalışalım:

1. Nefs-i Emmâre: Allah’ın emirlerine uymayan, yasaklarını çekinmeden yapan ve zevkine tabi olan nefistir.

2. Nefs-i Levvâme: Allah’ın emirlerine bazen uyan, bazen uymayan, işlediği günahlardan dolayı üzülen ve sevaplardan dolayı sevinen nefistir.

3. Nefs-i Mülheme: Allâh’tan ilhamlara mazhar olan nefistir. Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak bir sonraki mertebe için mücahede eder.

4. Nefs-i Mutmainne: İmân esaslarına inanan, İslâm’ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiçbir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir.

5. Nefs-i Râdiyye: Her yönüyle Hakk’a yönelen, Allah’tan gâfil olmama şuuruna eren ve O’ndan razı olan nefistir.

6. Nefs-i Mardiyye: Bütün benliği ile Hakk’a teslim olan ve böylece Allah’ın kendisinden razı olduğu nefistir.

7. Nefs-i Zekiyye: Bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır.[6]

Kazanılan her mücadele, yani yapılan her ibadet, vazgeçilen her kötülük, uzak durulan her haram nefis için bir terakki basamağı ve bir temizlenme ameliyesi olur. Yükselme yoluna giren bu nefsin son durağı rıza makamıdır. Bu makama şu âyet-i kerîme işaret etmektedir:

(يَا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ اِرْجِعٖى اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّة)

“(Allah, şöyle buyurur) ‘Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (Fecr, 89, 27-28)

Sonuç

“Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/8)

Tasavvuf, insanın manevi yönünü ıslah eden, fesada uğrayan kalbini düzeltmeye çalışan oldukça önemli ruhsal bir alandır. Tasavvufun temelleri Kur’ân-ı Kerîm’e, Yüce Rabbimizin emir ve nehiylerine, Resülullah (sas)’ın sünnet-i seniyyesine dayanmaktadır. Arifanın uyguladıkları ve söyledikleri de tamamen bu esaslara sadıktır.

Tasavvuf, kötü ahlâkı ve huyları, İslâm’ın ışığı altında iyi, güzel ahlâka ve beşerî faziletlere dönüştürmede en kıymetli vesilelerden birisidir. Kişinin benliğini tanıması, âdâb-ı muâşerete tabi olması, kul ile Rabbi arasındaki irtibatta kendisine faydalı ve zararlı unsurları tanıması ancak tasavvuf öğretisi sayesinde mümkündür.

Kişinin, kendisini dünyevî meşguliyetlerden bir nebze olsun alıkoyarak, Rabbi ile olan irtibatını kuvvetlendirmesi adına zikr u fikre yönelmesi tasavvufun ana umdelerinden birisidir. Sufi, sâlik ya da mürid de denilen bu kişi, tasavvufi prensipler ışığı altında nefis ve ruh mertebelerinde yükselerek Rabbine yaraşır bir kul olmayı amaçlar ve baştan beri izahına çalıştığımız makamları kat eder.

Tevbe ile başlayan bu yolda cemi günahlarından rücu eder. Zühd yaşantısı ile gerçek zahitliğe erer. Sabır mekanizmasını işleterek sabbâr ve şekûr isimlerinin gerçek bir müsemmâsı haline gelir (İbrahim, 14/5; Lokman, 31/31; Sebe, 34/19; Şura, 42/33), maiyyet-i ilâhiyye (Bakara, 2/153; Bakara, 2/249; Enfal, 8/46; Enfal, 8/66) ve muhabbet-i ilâhiyye (Ali İmran, 3/146) sırlarına mazhar olur.

Fakr donanımının farkında olarak (Fatır, 35/15; Muhammed, 47/38) dünyevi mal-mülk ve makamları elinin tersi ile bir tarafa atar. Tevazusu ile Rabbine yaklaşır, O’na gizlice ve yakararak dua eder (Araf, 7/55).

Ümit ve korku duygularını dengeleyerek sınırlarını korumaya, takva yörüngeli davranışlarıyla da Allâh’ın yasaklarından kaçınmaya, emirlerine mutî olmaya, böylece de mükemmelleşmeye doğru yol alır.

İhlâs ile huzur-u kalbe erer, ibadetlerinden ruhani bir lezzet alır. Şükürler ile her türlü nimetin sahibinin Allâh (cc) olduğunu manen sezer, bir nefes alıp vermede dahi en az iki şükür borcu olduğu bilincine ulaşır.

Tevekkül ile sırtındaki gereksiz yüklerden kurtulur, rıza ile iç dünyası aydınlanır, yakîne ererek O’nun izni ile gerçek bilgi dünyasına adım atar.

Zikrullah ile kalbi ışıldar, itminan ufkuna varır, onu görenlere Allâh’ı hatırlatır. Üns billah sayesinde Rabbi ile olan bağlarını güçlendirir, her an Allâh’ın murakabe ve muvacehesinde olduğunu görür gibi bilir.

İttisal ile Hakk’a vasıl olur, muhabbetullah sayesinde gerçek dostluğa erer.

Bütün bu ruhani faaliyetlerinde kâmil manada kulluktan başka bir hedefi ve beklentisi de yoktur. Benliğinde yerleşmiş bulunan heva ve heveslerini Rabbinin arzu ve istekleri doğrultusunda eritir, tüm amellerinde O’nun hoşnutluğunu esas alır.

Böylece insan, amelleri ile ilerleme ve yücelme koridoruna girer, rızallah ve hub fillah televvünlü yaşar, kendisini Rabb’e irtibatlandırarak kulluk şerefine erişir.

Bu yol yokuştur, fakat imkânsız değildir. Bütün engeller ve zorluklar, izn-i ilâhî dairesinde, merdiven basamaklarından çıkılıyor gibi tek tek geçilerek aşılabilir. Elbette bunun için mutlaka niyet gerekir. Bilindiği üzere ameller ancak niyetlerle gerçekleşebilir. Niyet yoksa amel de yoktur.

Bu çalışmayı tamamlamamızı lütfeden Rabb Teâlâ zü’l-Celâl ve’l-Cemâl Hazretlerine lâ yuâd ve lâ yuhsâ hamdlerimizi ve şükürlemizi sunar, Habîb-i Edîbi ve Rasul-i Kibriyâ Muhammed’e, âl ve ashâb-ı güzînine, bütün peygamberân-ı izâma, onların âl ve ashabına en kalbî salât ve selamlarımızı sunarız.

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri (وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْتٖيلًا) Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O’na yönel (Müzzemmil, 73/8) âyet-i kerimesinin sırrına mazhar eylesin, râziye ve mardiyyeye ulaştırsın. Âmin.


[1] Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Camiu’l-Usul (Veliler ve Tarikatlarda Usul, Mütercim: Rahmi Serin), İstanbul-1987, s. 254.

[2] Kuşeyri, Risâle, (Mütercim: Ali Arslan), Haşmet Matbaası, İstanbul-1980, s. 141.

[3] Ibid, s. 277.

[4] Mehmed Nuri Şemsüddin Nakşibendi, Miftâhu’l-Kulûb, s. 117.

[5] Ibid, s. 103-104.

[6] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Kitabevi, İstanbul-1971, C. 8, s. 5817.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s