Cenâb-ı Hakk’a Ait Âlî Sıfatlar ve Tevhid III

Musa Kazım GÜLÇÜR

12 Ağustos/2019

Bismillahirrahmanirrahim

Nurlara nur veren, zaman öncesinde ve sonrasında daima Ezelî ve Ebedî olan, benzersiz Zenginlikte ve Samed, eksiklik ve kusurlardan müberra ve münezzeh, hiçbir zamanın kavrayamadığı ve mekânın kuşatamadığı Kâhir ve Yüce, göklerde ve yerde ne varsa kendisinin olan Allah’a (cc) hamd olsun. Âhirette de hamd O’nundur. O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden hakkıyla haberdardır.

Asâletli Nebî, kendisine vahyedilen ve Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği, Kur’ân-ı Kerîm’i şerh ve izah eden, Cebrâil’in (as) kendisine ikram ve faziletle geldiği, Melik ve Celîl Allâh’ın, karanlık ve uzun bir gecede Cebrâil (as) ile yürüttüğü ve kendisine yedi kat sema, sidretü’l-müntehâ, kürsî, arş, beytü’l-ma’mûr, yüce cennetlerin gösterildiği, melekût âleminin yüceliklerinin seyrettirildiği, hep ezelî ve ebedî olan Allâh’ın yüce kudretini müşahede etmek sureti ile azamet ve kudretinin nuru ile nurlanan, şerefli Efendimiz Muhammed’e cemal, hüsün, kemâl ve faziletlerle süslendirilmiş salât ve selâm olsun.

Ayet el-Kürsî (Bakara, 2/255)

Şiir

Yâ İlâhî kıl hidâyet sen bilirsin hâlimi,

Lütf edip ayırma yâ Rab Muhammed’den yolumu,

Gece gündüz dostlarınla zikre yâr et dilimi,

Lütf edip ayırma yâ Rab Müntekâ’dan yolumu.

Ne edelim bu fânî mülkü çünkü vefâsı yok onun,

Koma bizi nefs elinde kim hevâsı çok onun,

Mâsivâyı sil özümden sana döndüm bütün yönüm,

Lütf edip ayırma yâ Rab Mukaddem’den yolumu.

Gönlümü dünyaya verme gayrıyı ref et Hüdâ,

Sehv ile isyân içinde kılma gel senden cüdâ,

Rûz u şeb fikrini bu gönlüme eyle gıdâ,

Lütf edip ayırma yâ Rab Mufaddel’den yolumu.

Habîbin Ahmed’i bize rehnümâ kıldın bugün,

Yâ İlâhî yarın onda kılma bizi sernigûn,

Muradım budur senden yalvarırız dün ü gün,

Lütf edip ayırma yâ Rab Ruhullâh’tan yolumu.

Bursevî’ye yâ İlâhî kıl tecellî zâtını,

Lütf edip göster cemâlin okuya âyâtını,

Şark u garbı devr idenler bilmedi gâyatını,

Lütf edip ayırma yâ Rab Musaddık’dan yolumu.[1]

Allâh’ın izni ve inayeti ile Cenâb-ı Hakk’a ait sıfatlar konusunun hitamına gelmiş bulunmaktayız.

Bir önceki yazımızda Cenâb-ı Hakk’a ait Zâtî ve Sübûtî sıfatlardan; Hayat, İlim, İrâde, Kudret, Tekvin, Sem’, Basar ve Kelâm konularına Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i sahîha çerçevesinde ışık tutmaya çalışmıştık.

Şimdi de yine O’nun izni ve inayeti ile, “tevhid, şirk, lâ ilâhe illallâh ve maiyet-i ilâhî” konularını ayrıntılandırmaya çalışacağız.

A. Tevhid İnancı

Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe illAllâh Muhammedun Rasülullah)

“Tevhid”, Allâh’ın Zat’ında ve sıfatlarında ortağı, eşi ve menendinin olmaması demektir. Bu şekilde inanıp, Allah’ın bir ve tek olduğunu kabul edip söylemeye de “tevhid” denir. Tevhidin karşıtı şirktir. Kur’an-ı Kerim’de İhlas suresi, en kısa surelerden birisi olmasına rağmen, tevhidi, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini çok güçlü bir tarzda ilan etmektedir:

Kur’ân-ı Kerîm, İhlâs Suresi

(قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ اللَّهُ الصَّمَدُ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُواً أَحَدٌ)

1. “De ki: “O, Allah’tır, bir tektir.

2. (O), Allah’tır, Samed’dir (zeval bulmayan bir Bâkî’dir, Dâim’dir, herkesin ve her şeyin doğrudan doğruya muhtaç olduğu ve yöneldiği yegâne Vacibu’l-Vücud’dur, Yüceler Yücesidir.)

3. O’ndan çocuk olmamıştır (kimsenin babası değildir), Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir.)

4. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.” (İhlâs, 112/1-4)

Cenâb-ı Allâh celle ve alâ için “bir” deyimi kullanıldığı zaman, bununla, onun herhangi bir bölünmeyi kabul etmediği, yani O’nun bir kemiyeti, bir haddi ve bir ölçüsü olmadığı kastedilir. Yüce Allah, “kemiyeti yoktur anlamında birdir” demek, O’ndan, bölünmeye mahal olan kemiyeti selb etme anlamına gelir. Yüce Allah bölünmeyi asla kabul etmez. Çünkü bölünme ancak kemiyeti olan şeylere mahsustur. Bir cisimde bölme, parçalama ve küçültme suretiyle icra edilen bir tasarruftur. Kemiyeti olmayan bir varlığın, bölünmesi tasavvur olunamaz.

Yüce Allah birdir. Zira O’nun bir benzeri yoktur. Allah’ın bir zıddının bulunamayacağı açık olarak meydandadır. Çünkü zıttan anlaşılan mana, kendisini belirli bir mahal üzerinde diğer bir şeyin takip etmesi, fakat onunla birleşmemesi, bir araya gelmemesidir. Bir mahalli olmayanın ise zıddı yoktur. Yüce Allah’ın bir mahalli olmadığına göre, O’nun bir zıddının bulunabileceğini düşünmek de imkânsız olur. “O’nun bir benzeri, şeriki yoktur” demek, Allah’tan başka her varlığın, sadece O’nun tarafından yaratılmış olması demektir.[2]

Allâh’ın (cc) varlığı ve birliğinin delil ve işaretçileri, adeta had ve hesaba gelmez. Ancak bu işaret ve delilleri değerlendirip, sonuca ulaştıracak olan ise, sahih bir akıl ve marazsız bir kalptir.

Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, Samed Allâh’ın varlığı ve birliğinin en önemli delillerinden birisi Allâh’tan ışıklanmış sahih bir akıl yani kalptir. Nurlanmış bir kalp, maddi bağlardan mücerret olduğuna göre, asıl mücerred-i hakiki Vacibu’l-Vücud’a, O’nun tevhidine, cemâli ve celâli sıfatları ile esmâ-i hüsnâsına çok açık bir şekilde yol gösterir.

Tevhid, İmam Gazali’ye göre, vasıta ve sebeplere yönelmeyecek şekilde, her şeyi Allâh Teâlâ’dan bilmektir.[3]

Gazali, tevhid için dört aşama kabul etmektedir:

Ona göre ilk aşama gafil bir kalp ile “lâ ilâhe illallâh” (Allâh’tan başka Tanrı yoktur) demektir ve bu derecedeki kimse sadece dili ile muvahhittir.

İkinci aşama, dilde ikrar ile oluşan tevhidin manasını, kalben de tasdik etmektir.

Üçüncü aşama ise, keşif yolu ile ya da Hak nuru ile gerçeği müşahede etmektir. Bu kısım, mukarrebler makamıdır.

Tevhidde ki dördüncü ve en yüksek olan aşamada ise fert, yalnız bir olan Allâh’ı müşahede eder ki bu sıddîkların müşahedesidir. Buna “fena fi’t-tevhid” makamı da denir. Bu makamdaki bir kişi, sadece bir olan Allâh’ta fani olduğu için artık kendini göremez, tevhide müstağrak bir hale gelir, diğer varlıkları da görmez olur.[4]

B. Şirk Düşüncesizliği

“Şirk” kelimesi terim olarak “Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanma” demektir. Şirk koşana “müşrik”, şirk koşulan nesne ya da varlığa da “şerik” denir.

Allâh’a ortak yapılmak istenen nesne ya da varlıklar, Kur’ân-ı Kerîm’de genel hatları ile şu şekillerde tasvir edilir:

Kimseye faydası veya zararı dokunamayan objeler (Maide, 5/76; Yunus, 10/18, 106), hiçbir şey yaratmayan ama kendileri yaratılmış olan varlıklar (Araf, 7/191, 192), kendilerine bile fayda veya zarar veremeyen unsurlar (Rad, 13/ 16), yaşatmaya ve hayata son vermeye, ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen (Furkan, 25/3), hepsi bir araya gelse bir sinek bile yaratamayan, hatta sineğin kendilerinden kaptığı bir şeyi geri alamayacak kadar aciz varlıklar (Hac 22/73).

Şimdi, bu husustaki bazı âyet-i kerîmelere daha yakından bakmaya çalışalım:

قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَاْمُرُونّٖى اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ وَلَقَدْ اُوحِىَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكَ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖينَ

“De ki: “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz? Ant olsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: “Eğer Allah’a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun. Bilâkis Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol.” (Zümer, 39/64-66)

(وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ)

“Onların çoğu, şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” (Yusuf, 12/106)

(مَثَلُ الَّذٖينَ اِتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اِتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ)

“Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!” (Ankebut, 29/41)

Ayet el-Kürsî (Bakara, 2/255)

Geçmiş dönemlerde olduğu gibi, günümüzde şirkin örnekleri, maalesef bütün çirkinliği ile devam etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki kıyamete kadar da devam edecektir.

Burada şu önemli sorular karşımıza çıkar:

“Bir insanın, Allâh’tan başka bir varlığa tapınmasının temel psikolojik saikleri nelerdir?”

“Dinin çok açık ve net yüzlerce ikazına rağmen, bir insan neden şirke girer?”

“Rezzâk’ın Allâh (cc) olduğu bilinmesine rağmen, şirke düşmenin sebebi rızık endişesi midir? İnsan, kendisini yediren ve içirenin Allâh olduğunu nasıl unutmaktadır?”

“Allâh’a şirk koşmanın yanlışlığı vicdanlarda duyulmamakta mıdır?”

“Bilerek ya da bilmeyerek “şirk” içerisine dalan, dünyadaki hazırı önemseyip, âhirete saklanmış güzellikleri önemsemeyen kimse, yüzlerin ışıl ışıl parlayarak Rabb’lerine bakacağı, zıt kutupta yer alanların suratlarının da ekşiyip kararacağı o şiddetli günden habersiz midir?”

Ya da Kur’ân-ı Kerîm beyanı ile:

(بَلْ يُرٖيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةً)

“Onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (ilâhî vahiyler) verilmesini istiyor” (Müddessir, 74/52)

âyet-i kerimesinde tarifi yapılan kimseler gibi, beyninin kortekslerinde bir peygamberlik silueti mi taşımaktadır?”

Bu sorular daha da çoğaltılabilir. Fakat bu kadarla iktifa edelim ve şimdi de bu sorulara, Kur’ân-ı Kerîm’in aydınlığında, Baki-i Hakîkî’nin, Ezelî ve Ebedî Mukaddes Kelâmından cevaplar bulmaya çalışalım.

C. Müşriklere Kur’ân-ı Kerîm’den Uyarılar

“O hâlde Rabbi’nin nimetlerinin hangisinden şüphe ediyorsun (ey insan!)” (Necm, 53/55)

Kur’ân-ı Kerîm, bir insanın başka bir insanı ya da varlığı, Tanrıymış gibi kabulünü şiddetli bir şekilde reddeder, bu temelsiz ve ahmak kabule “şirk” der. Şirk içerisindeki kimseye de öncelikle “müşrik” sonra da “kâfir” adını verir. Ebu Hanife Hazretleri bu açıdan, küfrün kapsamını daha geniş kabul etmiş ve her şirkin küfür olduğunu belirtmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in nassı ile “ortak koşmak yani şirk elbette çok büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13) Müşrik de şirkin içerisinde boğulmuş, şirkin karanlık derelerinde kaybolmuş zavallı birisidir. “Kâfir” ise, Allâh’ın (cc), kendisine lütfettiği sonsuz derecedeki iyilik ve güzellikleri, fânî bir varlıktan kaynaklanıyormuş zanneden, dolayısıyla da “küfür” içerisinde bocalayan bir zavallıdır.

Şirkin en önemli sebeplerinden birisi de Allah’ın (cc) şanına yaraşır biçimde tanınamaması, tevhid inancının gerektiği gibi benimsenememesi veya korunamamasıdır. Şirk cehaletin, aczin ve tembelliğin eseri olup, bir yönüyle insanın kendisini aldatmasıdır.

Şirk, Allah’ın (cc) asla bağışlamayacağı en büyük günah ve doğru yoldan sapmadır. (Nisa, 4/48, 116) Müşrik ya da kâfir, “iyi bir iş yaptığını zannederken” tepetaklak Cehennem derelerine yuvarlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm bu tür kimseler için şöyle buyurur:

اَفَحَسِبَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَادٖى مِنْ دُونٖى اَوْلِيَاءَ اِنَّا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِرٖينَ نُزُلًا

“Kâfirler, beni bırakıp da (birtakım) kullarımı (kendilerini azabımdan koruyacak) dostlar haline getirdiklerini mi sandılar? Biz cehennemi, bu şekildeki insanlara (kâfirlere), bir konak olarak hazırladık.” (Kehf, 18/102)

(قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَرٖينَ اَعْمَالًا)

“De ki: Çalışma bakımından, en büyük kayba uğrayan kimseleri size haber verelim mi?” (Kehf, 18/103)

(اَلَّذٖينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا)

“Bunlar, güzel iş yaptıklarını sandıkları halde, dünyadaki tüm çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir.” (Kehf, 18/104)

اُولٰئِكَ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَائِهٖ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُقٖيمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْنًا

“Onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı (inkâr ile) kâfir olup da (hayır namına bütün) yaptıkları işler boşa gitmiş bulunanlardır ki biz kıyamet gününde onlar için hiçbir ölçü de tutmayacağız.” (Kehf, 18/105)

Kur’ân-ı Kerîm, “biz, tapınma vaziyeti gösterdiğimiz bu kişiler ile, Allâh’a yakınlaşmaya çalışıyoruz” boş hezeyanını savuran, müşrik ve kâfirlere şu şekilde cevap verir:

اَلَا لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ وَالَّذٖينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖ اَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فٖى مَا هُمْ فٖيهِ يَخْتَلِفُونَ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖى مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” (Zümer, 39/3)

Kur’ân-ı Kerîm, mümin olduğunu iddia eden kimsenin bütünü ile, mutlaka ve sadece Allâh’a tapmasının, dinini sadece Allâh’a (cc) has kılmasının önemi üzerinde ehemmiyetle durur ve (لِلّٰهِ الدّٖينُ الْخَالِصُ) “hâlis din, sadece ama sadece Allâh’a adanandır” buyurur. Bu beyana çok benzer olan (مُخْلِصًا لَهُ الدّٖينَ) “dini, içten bir inançla, sadece ama sadece Allah’a bağlayarak” ifadesi, aynı sure içinde ve tam olarak üç yerde daha (Zümer, 39/2; Zümer, 39/11; Zümer, 39/14) geçer.

D. Allâh’a (cc) Şirk Koşmama

Kur’ân-ı Kerîm, Fâtiha Suresi

Bir kimse, Allâh’a (cc) şirk koşarsa, yani Yüce Yaratıcı ile benzer özelliklere sahip olduğunu düşünerek, fanî insanlara bağlanırsa ne olur? Gelin bu sorunun cevabını, Allâh’ın (cc) ebedî ve ezelî kelâmı Kur’ân-ı Kerîm’den alalım:

حُنَفَاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِكٖينَ بِهٖ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْوٖى بِهِ الرّٖيحُ فٖى مَكَانٍ سَحٖيقٍ

“Ey Allah’ın muvahhidleri! O’na eş tutmaktan kaçının, çekinin. Kim Allaha eş koşarsa o, yüksekten düşüp de (parçalanmış ve) kendisini yırtıcı kuşların kapmış olduğu yahut rüzgârın kendisini uzak ve ıssız bir yere atmış olduğu nesne gibidir.” (Hac, 22/31)

Bu âyet-i kerîme, Müslümanların, hac gibi İslâm’ın en temel rükünlerinden olan, çok önemli bir ibadet esnasında, müstakim olmaları, sadece Hakk’a yönelmeleri, asla şirk koşmamaları ve ihlaslı olmaları gereğine çok açık bir şekilde delâlet etmektedir.

Kim Allah’a şirk koşarsa, bu şirk neticesinde kendisini, daha şiddetli başka bir helak çeşidi bulunmayan, bir yok oluş biçimiyle helak etmiş demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, müşrikin halini, yükseklerde uçarken, gökten düşüp de kendisini yırtıcı kuşların kaptığı, bu yırtıcı kuşların, şirk koşan kimselerin emeklerini ve çalışmalarını parça parça ettiği, emeklerine ve çalışmalarına ait parçaların, yırtıcı kuşların midelerinde dağılıp yok olduğu bir duruma benzetmektedir. Bu birinci benzetiştir.

Şirk koşan kimselerin, şirk içerisindeki vahim durumlarını, bu birinci benzetme ile anlamayabileceklerine ya da akıl edemeyebileceklerine binaen, Kur’ân-ı Kerîm ikinci bir benzetme daha yapmaktadır. Şöyle ki:

Allâh’a şirk koşan kimselerin durumu, şiddetli bir tayfun/kasırganın gelip de kendilerini, çok derin ve ıssız helak uçurumlarına sürüklediği kimselerin durumu gibidir. Bu kimselerin, icra ettiklerini sandıkları her türlü güzel iş, Allâh’a karşı fani bir insanı ya da varlığı ortak yapmaları sebebi ile paramparça olmuştur. Çünkü Allâh’a (cc) karşı, temelden yanlış bir davranış sergilemişlerdir.

E. Lâ İlâhe İllallâh Hakikati

Lâ ilâhe illAllâh Muhammedun Rasülullah

Şimdi aktaracağımız âyet-i kerîmeler Cenab-ı Allâh’ın Zâtının yegâne ilah olduğuna, O’ndan başka bir tanrı bulunmadığına, dolayısıyla da tevhid hususuna doğrudan temas eden ayetlerdir:

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

“Allah, şu hakikati: Kendinden başka hiçbir Tanrı olmadığını, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle, ayetleri ile) açıkladı. Melekler (bunu ikrar etti, hakiki) ilim sahipleri (nebiler, âlimler) de (böylece inandı). Ondan başka hiçbir Tanrı yoktur. (O), mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” (Ali İmran, 3/18)

Yukarıdaki ayette yer alan (شَهِدَ اللّٰهُ) “Allâh şahittir ki…” cümlesi ile beyan buyurulan “şahitlik” mahlukatın şahitliği gibi asla olmayıp, bütünüyle ezeli ve ebedî Allâh’ın (cc), kemmiyetsiz ve keyfiyeti bizce bilinemeyecek derecede yüksek bir şahitliğidir. Bu açıdan, tevhidi ilan eden bütün müminlerin şahitliklerinin de üzerinde, sonsuz Vâcibu’l-Vücud’un şahitliğini bizlere hatırlatan şu âyet-i kerîmeler oldukça dikkat çekicidir:

(وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا)

“Şâhid olarak Allâh yeter.” (Nisa, 4/79)

(اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ شَهٖيدٌ)

“Rabbinin her şeye hakkıyla şâhid olması sana kâfî değil mi?” (Fussilet, 41/53)

Bu ayet-i kerimeler, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Samed Allâh’ın, tevhidle ilgili doğrudan kendi şahitliğidir.

Bu ilahi şahitlikten ayrı olarak, bir de “elest bezmindeki” ruhların Allâh’ın varlığı, birliği ve Rab oluşu ile ilgili yaptıkları bir şahitlik ve verdikleri bir söz vardır. Bu keyfiyeti Kur’ân-ı Kerîm bizlere şu şekilde beyan buyurur:

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنٖى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلٰى شَهِدْنَا اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِلٖينَ

“Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin)” demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü, “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir.” (Araf, 7/172)

Allah Teâlâ bütün insanları fıtratlarının başlangıcında tevhid inancına ve İslâm’a kabiliyetli olarak yaratmış, objektif ve sübjektif delillerle Allah’ın Rablığını algılayabilecek şekilde ve İslâm’a yatkın olarak halk etmiştir.

Dolayısıyla, Yaratıcının varlığını ve birliğini kabul etmek, bu hakikati dil ile ikrar ve kalp ile tasdik etmek, selim akıllar açısından varoluşsal bir duygu, dosdoğru tabiatlar açısından da bir zorunluluktur.

Ancak bu şahitliği eda ve ifa etmeyen, yani ikrar edip yerine getirmeyen, hatırlatma ve uyarılara rağmen inkâr ve küfürde ısrar edenler ya kendi vicdanına karşı direnmiş ya da fıtratı bozulmuş, kendilerinde yaratılıştan ihsan edilen bu tabiat kalmamış olan, yani kavlen veya fiilen bu ahdi bozmuş ve kendilerine yazık etmiş olanlardır.

F. Kelime-i Tevhid

Kelime-i Tevhîd

İslam’da kulluk manzumesine ait her şeyi, Kelime-i Tevhid’in manasında görmek mümkündür. Mümin, “Lâilâhe illallah” derken; Rab olarak bir ve tek olan Allah’ı tanıdığını, O’ndan başkasıyla tatmin olmadığını ifade etmektedir. Kur’an, bu manayı teyit eder mahiyette:

“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı anmakla itminana (doymuşluğa) erer.” (Ra’d, 13/28) buyurur.

Bu, “sadece Allah’a kulluk yapın, melce ve mence olarak O’ndan başkasını tanımayın, zira Allah’tan başka dayanılacak ve güvenilecek hiçbir güç yoktur. Böylece huzura ermiş olursunuz” demektir ki, “Lafzatullah” bütün bu manaları ihtiva eder.

Efendimiz: “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’ruf! Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bud! Sana hakkıyla şükredemedik ey Meşkûr!” der.

Cenab-ı Hak, kendini tanıtmak için kâinatı, sıfatlarını göstermek için de o kâinata bir düzen koymuştur. Dolayısıyla kâinattaki şuurlu ve şuursuz bütün varlıklar, birer dil haline gelmiş, kendi dilleriyle Allah’ı vird-i zebân etmektedirler. Beşer ise, şuur, idrak ve iradesiyle kâinattaki bu hakikatleri ifade etmektedir.

G. Yerin ve Göklerin Rabbi

Lafzatullâh

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ قُلِ اللّٰهُ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهٖ اَوْلِيَاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الْاَعْمٰى وَالْبَصٖيرُ اَمْ هَلْ تَسْتَوِى الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهٖ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

“De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” “Allah’tır” de. De ki: “O’nu bırakıp da kendilerine (bile) bir faydası ve zararı olmayan dostlar (mabutlar) mı edindiniz?” De ki: “Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah’a, O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah’ın yaratması onlara göre birbirine mi benzedi?” De ki: “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O, birdir, mutlak hâkimiyet sahibidir.” (Rad, 13/16)

Bu, yüce Allah’ın yaratma eylemi bakımından tek ve ortaksız olduğunun ifadesidir. Bu ayet karşı konulmaz güce sahip olmada tekliğini dile getirmektedir. En başta göklerde ve yerde bulunanların gölgeleri ile birlikte yüce Allah’a secde etmeleri, sonunda da yerde ve gökte bulunan her şeyin boyun eğdiği karşı konulmaz gücün ifade edilmesidir.

(قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبٖيلًا)

“De ki: “Eğer onların iddia ettiği gibi, Allah’la beraber (başka) ilâhlar olsaydı, o zaman o ilâhlar da Arş’ın sahibine ulaşmak için elbette bir yol ararlardı.” (İsra, 17/42)

Ayeti kerimede geçen (لَوْ) “lev” edatı Arap dili gramerine göre, bir şeyin asla olmayacağını belirtmek için kullanılan olumsuzluk edatıdır. Ayet-i kerime, müşriklerin iddiası ile ilgili meselenin bütünüyle imkânsız olduğunu beyan için bu üslubu seçmiş olmaktadır. Bu açıdan, Allah ile birlikte başka ilahlar kesinlikle yoktur.

Başkalarının Allâh’ı (cc) bırakıp da ilah diyerek çağırdıkları nesneler, ister bu bir yıldız ve gezegen olsun, ister bir insan veya bir hayvan olsun, isterse de bitki veya cansız varlık olsun, sadece Allah’ın yaratıklarından birer yaratıktır. Bütün bu yaratıklar evrene hükmeden kudret gereği, yüce yaratıcı olan Allah’a yönelmiş bulunmaktadırlar. Böylece kendilerine hükmeden ve ona göre tasarruflarda bulunan ilahi iradeye boyun eğmiş olmaktadırlar.

مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ

“Allah hiçbir evlat edinmemiştir. Onunla birlikte hiçbir Tanrı da yoktur. (Öyle olsaydı) bu takdirde elbette her Tanrı kendi yarattığını (sürükler) götürür ve elbette kimi kimine galebe edip yükselirdi. Allah, onların bütün vasf-u isnat ettiklerinden münezzehtir.” (Müminun, 23/91)

(لَوْ كَانَ فٖيهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ)

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiya, 21/22)

İki ilâhın varlığını kabul etmek, imkansızlığa götürür. Çünkü iki ilahın varlığını kabul etmek demek, onların her birerlerinin ayrı ayrı, mutlaka bütün makdûrata kadir olmaları demektir. Bu durumda, ya her ikisinin zıt istekleri yerine gelir ki bu muhaldir. Veyahut onlardan birisinin isteği yerine gelmez ki, bu da iki sebepten dolayı imkansızdır:

a. Şayet, onlardan her biri, sonsuz kudrete sahip olsalardı, o zaman, onlardan birinin diğerinden daha muktedir olması imkânsız olurdu.

b. Onlardan birinin isteği yerine gelip, diğerininki gelmediğinde, isteği yerine gelen, kâdir; gelmeyen ise, âciz olmuş olurdu. Acizlik ise noksanlıktır. Böyle bir şey ise, ilah varlık için imkânsızdır.

Allah Teâlâ, kitabı Kur’ân-ı Kerimin otuz yedi yerinde, “Lâ ilahe illâ hû” “O’ndan başka Tanrı yoktur” ifadesini açıkça zikretmiştir.

(وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ)

“Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir” (Bakara, 2/163) buyurarak da vahdâniyyetini açıkça belirtmiştir.

H. Bazı Meşhur Mutasavvıfların Tevhid Tarifleri

“Tevekkül edenler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim, 14/12)

Cüneyd Bağdadi’ye göre tevhid, Allâh Teâlâ’yı sonradan var olanlardan ayrı tutabilmek demektir.

Cüneyd’in büyük talebelerinden Ebu Muhammed el-Ceriri (v. h. 311) de “Her kim ki tevhid ilmine delillerinden biriyle vakıf olmazsa, gurur ve aldanış ayağı ile felaket çukuruna düşecektir” demektedir.[5]

Ruveym’e “Allâh’ın mahlukatına ilk farz kıldığı vazife nedir?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir:

“Marifetullahtır. Çünkü Cenab-ı Hak:

(وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ)

“Ben cinleri ve insanları, ancak beni tanısınlar diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

buyurmuş, İbni Abbas da ayeti bu şekilde yorumlamıştır.”[6]

Cüneyd-i Bağdadi diyor ki:

“Hikmetin itikadından kul için ilk lazım gelen vazife, mahlukun Halikını bilmesidir. Muhdesin (mahlukun), nasıl icat ve ihdas edildiğini anlamasıdır. Dolayısı ile kul, Halikın sıfatlarını, mahlukatın sıfatlarından ayırt ederek bilmiş olur. Kadîm’i hâdisten ayırt eden sıfatları fark eder. Allâh’ın davetine baş eğerek taatinin farz olduğunu ikrar eder. Zira sahibini tanıyan bir kimse, o sahibin mülkte tasarruf etmeye yetkili olduğunu ve kendisinin mülkte bir hakkının olmadığını ikrar eder.”[7]

(هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ)

“O hem evveldir hem âhirdir. Hem zahirdir hem batındır. O, her şeyi kemâliyle bilendir.” (Hadid, 51/3)

Zünnun Mısri de tevhidi şu şekilde tarif eder:

“Tevhid, eşyanın varlığında Allâh’ın kudreti, tabiatsız işlemiş, sebepsiz eşyayı yapıp meydana getirmiş ve meydana gelen her şeyin sebebi sadece Allâh’ın kudretidir ve O’nun sanatı için hiçbir dış tesir bahis konusu değildir. Yüce göklerde ve en alt yerlerde Allâh’tan başka bir tedbir edicinin bulunmadığını ve senin zihninde tasavvur olunan her nesnenin hilafı olduğunu bilmendir.”[8]

Ebu Ali er-Ruzûbârî de tevhidi şöyle tarif etmektedir:

“Tevhid, Allâh’ı kadîm sıfatlarından ayırma fikrinden uzaklaşma, başka bir nesneye benzetmeyi de reddederek (yani ne muattıladan ne de mücessimeden olmama) kalbe istikamet vermektir. Tevhid tek bir cümleden ibarettir ki o da şudur: “İnsanın vehim ve fikirleri neyi tasvir ederse, o Allâh değildir.”[9]

Çünkü Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde, kendi Zâtını tavsif ederken şöyle buyurmaktadır:

(لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ)

“O’nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur.” (Şura, 42/11).[10]

I. Cenâb-ı Hakk’ın Teşbih ve Tecsimden Uzak Olması

“Biz, ancak Allaha rağbet edicileriz.” (Tevbe, 9/59)

Cenab-ı Hakk’ın, akla gelebilecek her türlü teşbih ve tecsimden uzak olmasının delilleri Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir şekilde zikredilmiştir. Şimdi bu delillerden bazılarına bakmaya çalışacağız.

Bu delillerden ilki:

(لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَیْءٌ وَهُوَ السَّمٖيعُ الْبَصٖيرُ)

“Onun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur.” (Şura, 42/11) âyet-i kerimesidir.

İkinci delil ise:

(فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا اُخْفِىَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ)

“Artık (dünyada) işledikleri salih amellere mükâfat olarak, kendileri için göz aydınlığı olacak (nimetlerden) nelerin gizlenmiş olduğunu hiç kimse tahayyül edemez.” (Secde, 32/17) ayet-i kerimesidir.

Ebu Hüreyre, Resülullah’ın (sas) şu kutsi hadisini rivayet etmektedir:

“Yüce Allah: ‘Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.’ buyurdu.”[11]

Evet, bu âyet-i kerime ve kudsî hadis, doğrudan Zât-ı Bârî’yi tavsif etmemekte, sadece Cennetteki nimetlerin bilinemeyeceğini, Cennet nimetlerinin insan zihni için tarif ve tavsif dışı olduğunu beyan buyurmaktadır. Cennet ile ilgili keyfiyet, insan zihni ve tahayyül mekanizması için ulaşılamaz ve bilinemez bir hakikat ise, bu nimetleri hazırlayan Sonsuz Güç ve Kudret nasıl tahayyül edilebilir ve akıl O’nu idrake nasıl güç yetirebilir?

İnsan, Cennet nimetlerini dahi tarif ve tavsif edemiyor, bu nimetlere bir şekilde akıl erdiremiyorsa, Allâh’ı (cc), Kur’ân-ı Kerîm’de kendisini tanıtmış olduğu esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulyâsı dışında anlamaya çalışması, teşbih ve tecsime cüret etmesi, tarif ve tavsif edebileceğini düşünmesi bütünüyle had ve sınırını aşmasıdır. Belki de sırf bu sebebe binaen İbni Ömer’den rivayetle Resülullah (sas):

“Allah’ın yarattıkları hakkında düşünün. O’nun zatını düşünmeyin. Çünkü siz O’nun büyüklüğünü hakkıyla takdir edemezsiniz.” buyurmuştur.[12]

J. Maiyyeti İlâhiyye

Ayet el-Kürsî (Bakara, 2/255)

İbnu Şahin, Cüneyd-i Bağdadi’den sordu:

(وَاَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُؤْمِنٖينَ)

“Allâh, müminlerle beraberdir.” (Enfal, 8/19)

ayetindeki “beraberliğin” anlamı nedir?”

Cüneyd şöyle cevap verdi:

“Beraberlik, iki anlamda kullanılmıştır:

a) Allâh’ın peygamberlerle beraber olması, onlara yardım etmesi ve korumasıdır. Cenâb-ı Allâh, Musa (as)’ya hitaben:

(قَالَ لَا تَخَافَا اِنَّنٖى مَعَكُمَا اَسْمَعُ وَاَرٰى)

“Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve görürüm.” (Taha, 20/46)

buyurmaktadır.

b) Halk tabakası ile beraber olması da ilmi ve kudreti ile onlarla beraber olması demektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’inde:

مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوٰى ثَلٰثَةٍ اِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ اِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا اَدْنٰى مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْثَرَ اِلَّا هُوَ مَعَهُمْ اَيْنَ مَا كَانُوا

“Üç kişi gizlice konuşmaz ki, dördüncüleri Allâh olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O olmasın. Bundan daha az yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar, Allâh mutlaka onlarla beraberdir.” (Mücadele, 58/7)

buyurmaktadır.”[13]

Sonuç

Allâhumme salli alâ seyyidinâ Muhammed

Cenâb-ı Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin izni ve inayeti ile O’na ait yüce ve yüksek sıfatları anlamaya çalıştığımız yazı dizisinin sonuna gelmiş bulunmaktayız.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, bütün esmâ-i hüsnâsı ve sıfât-ı ulyâsının kemâlâtını üzerinde bulunduran, kendisinden başka bir ilâh olmayan, Zâtı kavranmaktan münezzeh, Zât ve sıfâtında eşsiz ve yücedir.

Allâh (cc), ezelî, ebedî, dehrî, dâimî, hayy ve kayyumdur. Gizliyi ve aşikarı bilen, Rahmanu’d-dünya ve Rahîmu’l-âhire, semâvât ve arzların sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden, herkesin hesabını en iyi bilen Deyyân, rahmetin en latif cilvesini gösteren Hannân, hak etmedikleri halde kullarına karşılıksız ve sayılamayacak derecede nimetler lütfeden Mennân’dır.

O (cc), akıl ve tasavvurların üzerindedir. Takdirleri aşkındır. İzzet ve Ceberutu sebebiyle de beşerî fikirlerden gizlenmiştir. Hiçbir fikir gücü O’nu tasavvur edemediği gibi, hiçbir muhayyile de O’nu kuşatamaz. Bilakis O (cc) her şeyi kuşatandır. O (cc), Zâtını akıllardan saklayacak perdeler koymuştur. Akıllar, O’nun sıfat-ı ulyasını ve esmâ-i hüsnâsını hakkıyla idrak etme gücüne sahip değillerdir. Çünkü O’nun bir benzeri yoktur.

Eğer Allâh Teâlâ, müminlerin kalplerine destek olmasa, imanı süsleyerek onlara sevdirmese, inançsızlığı onlara çirkin göstermeseydi, karanlıklar içinde yollarını kaybetmeleri, helak ve şirk denizlerinde boğulmaları kaçınılmaz olurdu. Allâh Teâlâ, sevdiği kullarını bu ağır imtihanla sınamamış, bilakis gaybe iman etmeleri sebebiyle onları övmüştür. Çünkü Allâh Teâlâ, iman edenlerin dostu, onları karanlıklardan, din ve imanın aydınlıklarına çıkarandır.

Ey Azîm, ey Kebîr, ey Cebbâr, ey Kadîr, ey Kavî. Sen en Mukaddes, en Münezzeh ve en Yücesin. Allâhım! Büyük ve tam isimlerinin hürmetine, bizleri inatçı zalimlerden, azgın şeytanlardan, hasetçilerden, mahlukatının şerlerinden korumanı isteriz.

Ey bütün yaratılmışların kalplerini elinde dilediği gibi çeviren Mukallibu’l-Kulûb, ey Celâl ve İkrâm sahibi Allâhım! Senden, kalplerimizi dinin ve taatin üzerine sabit tutmanı, her türlü şirkten muhafaza etmeni, azamet ve heybetinden korkanların ilmi ile süslemeni, Zât’ına yönelenlerin yönelişini, yakîn sahiplerinin ihlasını, sabredenlerin şükrünü, sadık kullarının tevbesini lütfetmeni dileriz.

Ey ümit makamının en hayırlısı, ey dilek makamının en keremlisi, ey merhametlilerin en merhametlisi. Amellerimizi kabul eyle, hallerimizi ıslah eyle, meşguliyetimizi Sana ibadet ve taat eyle. Âmin.

(سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖيمُ الْحَكٖيمُ)

“Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Çünkü her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şüphesiz ki sensin, Sen.”

(Bakara, 2/32)


[1] Meraj Niknam, Bursevî Muhyiddin Efendi (1550-1680), Hayatı, Edebi Kişiliği ve İlahîleri’nin Tahlili, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), İstanbul-2014, s. 267.

[2] Ebu Hamid el-Gazzali, İtikatta Orta Yol, (Önsöz ve notlarla çeviren: Dr. Kemal Işık), Ankara Üniversitesi Basımevi-1971, ss. 54-55.

[3] Ebu Hamid el-Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, (Tercüme: Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yayınevi, İstanbul-2011, C. 1, s. 87.

[4] Ibid, C. 4, s. 451.

[5] Kuşeyri, Risale, (Mütercim: Ali Arslan), Haşmet Matbaası, İstanbul-1980, s. 27.

[6] Ibid, s. 28.

[7] Ibid, s. 28.

[8] Ibid, s. 30.

[9] Ebü’l-Kâsım İsmâîl b. Muhammed b. el-Fazl et-Teymî el-İsfahânî (ö. 535/1141), El-Hucce fi Beyani’l-Mahacce, (Tahkik: Muhammed b. Mahmud), I-II, Dâru’r-Râye, trsz. C. 2, s. 107.

[10] Kuşeyri, loc.cit., s. 34.

[11] Buhari, Bed’ü’l-Halk, 8; Müslim, Cennet, 2.

[12] Mecmau’z-Zevaid, 1/106 (Hadis no: 260); Kenzu’l-Ummal, 3/106 (Hadis no: 5707, 5708).

[13] Ibid, s. 36.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s